ABD,  Avrupa Birliği,  Enerji,  Genel

TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ

Giriş 

Avrupa kimliğini ve yapısını şekillendiren; Antik Yunan mantığı, Roma’nın yansıması olan idari düzen ve dinsel amaçların bütünleştiği Hristiyan birliği gibi etkenler, Avrupa Birliği’ni ve Avrupalıları bir arada tutan dinamikler olarak güçlenmeye devam etmektedir. Özelikle, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın sonunda ekonomik, siyasi, askerî ve sosyal olarak güç kaybeden Avrupalı Devletler, yeniden toparlanma hedefi ile “ortak işbirliği”anlayışı çerçevesinde iç ve dış politika uygulamalarını yeniden pratiğe uygulamaları gerektiğini hissetmişlerdir. Bu bağlamda, Avrupa bütünleşmesinin temel nedenleri incelendiği zaman; Almanya’nın saldırgan tutumunu denetim altına almak, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yayılmacı politikar benimseyen Sovyetler Birliği’ne karşı “ortak güvenlik” kalkanı oluşturmak ve ABD’ye olan ekonomik bağımlılığın azaltılması gibi hedefler ile, Avrupa Birliği uzun vadeli istikrarı sağlama konusunda karakter kazanmıştır.


1987 yılında Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu yapan Türkiye’nin uzun soluklu, ekonomik, siyasi, ve tarihsel birikimler ışığında Avrupa yolculuğu günümüze kadar, Türkiye’nin en önemli iç ve dış politika hamlesi olarak yerini koruyama devam etmektedir. Bu anlamda
;  Kıbrıs Sorunu, Doğu Akdeniz’deki güç çekişmeleri, Suriye iç savaşının getirdiği ağır yüklü mülteci faktörü ve AB üyeleri olan Yunanistan, Fransa ve Almanya gibi devletlerin Türkiye’nin AB üyelik sürecini, kesintiye uğratmaya yönelik blokaj politikaları, her geçen gün baskı unsuru olarak derinleştirilmeye devam edilmektedir. Bu minvalde, bölgesel sorunların çözümü için uluslararası hukuk çerçevesinde işbirliği mekanizmasını politika hâline getiren Türkiye’nin girişimleri, yine AB tarafından görmezden gelinmeye devam edilmesi , üyelik sürecini tıkayan odak noktasının sadece bölgesel sorunların olmadığına yönelik ipucu vermektedir.

TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİNİ ZORLAŞTIRAN ETKENLER

Türkiye Cumhuriyeti’nin en stratejik devlet politikası olan Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, bölgesel ve küresel düzeyde ekonomik, siyasi, toplumsal ve tarihsel anlamda uzun vadeye yayılan dış politika anlayışı haline gelerek, bu potansiyel özellik korunmaya devam edilmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu bölgesel ve küresel ağırlık, NATO, BM ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası örgütlerde olan başarısı ve  bulundu jeopolitik ekseni etkin kullanma gibi yeteneklerine rağmen, Avrupa’nın genişleme politikalarında bireysel çıkarlar temelinde bu güç öğeleri göz ardı edilmektedir. Öyle ki, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye edilmesi ve Yunanistan’ın Türkiye’nin üyelik sürecini engellemeye yönelik çabaları, diğer Avrupa Ülkeleri tarafından da destek görerek var olan zorlu süreç derinleştirilmiştir. Bu anlamda, tarihsel birikimler incelendiğinde; “Hristiyan kulübü” ruhu ile hareket eden Avrupalı Devletler geçmişte olduğu gibi günümüzde de, Türk ve İslam düşmanlığı tutumlarından hiçbir zaman taviz vermediği gibi, ırkçılık ve Türkiye karşıtı uygulamalarını da iç ve dış politika haline getirerek toplumsal tabandan devlet yönetimine uzanan geniş bir ağ haline getirmişlerdir.

Diğer bir ifadeyle, bölgesel sorunların çözüm yolu karşılıklı antlaşmalar ile çözüme kavuşturulabilir, ancak Avrupalı Devletlerin yüzyıllardır uyguladığı dinsel ve kimliksel farklılıklardan beslenme politikalarının, günümüzde  aşılmasının çok zor olduğunu ve bu durumun Türkiye’nin tam üyelik sürecinin önündeki en büyük engel olma özelliğini koruduğunu belirtmek gerekmektedir. Göç, ekonomi, güvenlik gibi parametreleri Türkiye’ye karşı yıldırma strateji haline getiren Avrupa Birliği dinamiğinin, bu istikrarsızlık süreçlerinin üstesinden tek başına gelemeyeceği açıktır. Dolayısıyla,Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni bir siyasi, askerî ve ekonomik konjonktür, bu sorunların çözümü için en etkili araç olmakla birlikte, bu durum yineAvrupa Birliği ülkelerine olumlu ve stratejik anlamda mutlaka yansıyacaktır.

AB’NİN GELECEĞİ VE TÜRKİYE

Türkiye’nin; 1964 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olması ile başlayan Avrupa Birliği yolculuğu, 1987 yılında Türkiye’nin AB’ye tam üyelik başvurusu yapması ve 2005 yılında tam üyelik müzakerelerinin başlaması ile çok yönlü olarak ivme kazanmıştır. Avrupa Birliği’ne üye olmak için siyasi ve ekonomik kriterler olarak adlandırılan “Kopenhag ve Maastricht” antlaşmaları ile Türkiye, ekonomik, siyasi, demokrasi, hukuk, temel hak ve özgürlüklerin korunması gibi alanlarda reform yaparak sahip olduğu bu temel ilkeleri güçlendirme politikalarını 2000 yılından sonra çok düzeyli olarak artırmıştır. Özelikle, Avrupa bütünleşmesinin temel taşını oluşturan ekonomik birlik alanında Türkiye, 1995 yılında imzaladığı gümrük birliği antlaşmasıyla ekonomik olarak AB ülkelerine entegre olma aşamasını tamamlamıştır. Diğer bir deyişle; ekonomik, siyasi, toplumsal ve tarihsel anlamda Avrupa’ya açılım stratejisi gerçekleştiren Türkiye, belirlediği dış politika seviyesine henüz ulaşmamış olsa da “bölgesel ağırlık” rolünü korumaya devam ederek bu uygulamalardan belli aralıklarla da olsa, kısa ve orta vadede olumlu geri dönüşleri almaya devam etmektedir.

2020 yılının başında, Avrupa Birliği’nden ayrılan İngiltere’nin yarattığı ekonomik ve siyasi boşluk ilerleyen zamanlarda, korona virüsün ortaya çıkardığı ekonomik ve siyasi bunalım ile bütünleşerek AB içerisinde kriz durumlarının derinleşmesine neden olacağı iddia edilebilir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği’ni ayakta tutan ve entegrasyon aşamalarının ilk basamağı olan ekonomik gelişmişliğin korunması yolu, Türkiye gibi yükselen gücün birliğe dahil olmasıyla İngiltere’nin ve korona virüsün yarattığı yeni olumsuz etkenlerin zayıflatılabileceğini belirtmek gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, Avrupa Birliği üyelerinin küresel ve bölgesel güç olarak Suriye ve Libya dış politikalarındaki başarısızlık sendromu ilerleyen zamanlarda yine, Türkiye ile işbirliği yapılması halinde  bu zorlu süreç atlatılabilecektir. Türkiye’nin ekonomik, siyasi, diplomatik ve askerî açıdan özelikleri incelendiğinde; Balkanlar, Asya, Ortadoğu, Afrika ve Avrupa özelinde yükselen güç özelliğini maksimum düzeye çıkarması Avrupa Birliği’ne tam üyelik sonrası daha da kolaylaşacaktır. Bu nedenle,  AB açısından var olan ve ortaya çıkabilecek kriz, uyuşmazlık ve savaş durumlarında, Türkiye’nin AB üyeliği ile birlikte bu durumların aşılması, daha çok istikrarlı olmanın yanında, her iki aktöründe bölgesel ve küresel manevra alanlarını daha çok genişletecektir.

SONUÇ

Katolikleri, Protestanları, Ortodoksları ve birçok farklı kimliğe sahip 27 devleti bir araya getiren ve kaynaştıran Avrupa Birliği dinamiği, Türkiye’nin sahip olduğu dini ve kimliksel farklılıklarını yine birlik içerisine alma konusunda yeterli kapasiteye ve birikim potansiyeline sahiptir. 500 milyonluk nüfusa ve birlik olarak dünyanın en büyük ekonomisi olan Avrupa Birliği, entegrasyon süreçleri ile birlikte gelişim ve dönüşüm seviyelerini tamamlayarak, ekonomik, siyasi ve sosyal anlamda küresel güç kapasitesine ulaşmıştır. Bu anlamda, Türkiye’ninbölgesel ve küresel alandaki kilit rolü, Avrupa Birliği tarafından bastırılamayacak kadar en üst düzeye çıkmakla birlikte, Doğu Akdeniz ve Suriye mültecileri gibi konularda Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi temel problemler ile baş başa bırakma çabaları, üyelik sürecine yeni dönemde farklı zorlu katmanların eklenmesinin de önünü açmıştır. Bu minvalde, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreci,temel kırılma noktaları sonrası inişli ve çıkışlı bir seyir izlemiş olsa da, ilerleyen zamanlarda Türkiye’nin Avrupa Bölgesine yönelik politikası kararlı bir şekilde yürütülmeye devam edilecektir.

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir