2019 TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BAŞKENTİ OŞ: ÜÇ BİN YILLIK ŞEHİR

Doç. Dr. Abdulhamit AVŞAR

2018 yılı Aralık ayında Türk Dünyası Kültür Başkenti unvanı Kastamonu’dan Oş’a devredilince Türkiye kamuoyu yaklaşık 10 yıl aradan sonra şehrin adını yeniden duymuş oldu. Daha önce gündeme gelmesi de 30 yıl önceydi. Malumunuz Kırgızistan’ın güneyinde yer alan bu kadim şehir, Sovyet döneminin ektiği nifak tohumlarından kaynaklanan Kırgız-Özbek çatışmalarına sahne olmuştu.
Oysa Oş, dünya tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bu bağlamda 2010 yılında Oş’un kuruluşunun 3000. yılı dolayısıyla görkemli törenler yapılmış ve çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir. Ne var ki kentin bu hususiyetinden çoğumuz bilgi sahibi değiliz. Ata topraklarındaki kadim geçmişimizin üzeri örtülmüş olduğundan, tarihimiz 1071’de Anadolu’ya gelişimiz ile başlamakta, bulunduğumuz coğrafya dışındaki mirasımızdan habersiz bulunmaktayız.
Oş’un kurulmasının üzerinden en az üç bin yıllık bir zaman geçtiği hayalî bir ifade değil. Yıllar önce yapılan bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan insan iskeleti üzerinde yapılan karbon testi ile doğrulanmış bir bilgi bu. Aynı şekilde çeşitli arkeolojik kazılarda burada milattan bin yıl önce tarım yapılmaya başlandığı ortaya konuldu. Bunlar müşahhas verilere dayalı tespitler tabii. Daha kadim bir geçmişi ortaya koyabilecek henüz bulunamayan nice deliller de vardır kim bilir! Nitekim birazdan sözünü edeceğimiz Süleyman Dağı’nın yamaçlarında Bronz Çağı dönemine ait tarım alanları tespit edilmiştir. Yine, adı geçen dağda bulunan bir mağaranın duvarlarında milattan önceki bin yıllara ait olduğu düşünülen insan ve hayvan figürleri ile geometrik şekiller bulunmuştur. Kazakistan’dan Doğu Türkistan’a, Azerbaycan’dan Anadolu’ya Türklerin yayıldığı tüm coğrafyalarda rastlanan ve birbirine benzeyen bu resim ve motiflerden yola çıkarak Oş’taki yerleşimin çok daha öncesine dayandığını da söyleyebilmek mümkün. Belki bunun içindir ki “Yerleşim ne zaman başlamıştır?” sorusuna karşılık “Hz. Adem’den itibaren.” cevabı verilen çeşitli efsaneler de işitiyorsunuz bölgede yaşayanların ağzından.
Bilinen tarihte ise bölge; önce Sakaların, ardından Hunlar ve Göktürklerin yönetimi altında bulunmuş. Hatta milattan önce 4. yüzyıl sonlarında Büyük İskender de bölgeye gelmiş ve bölgede bir müddet hükümranlık sürmüş. Ama bölgede sadece misafir olabilmiş ve bir süre sonra ülkeyi asıl sahiplerine terk etmek zorunda kalmış.
Oş, ünlü Fergana Vadisi’nin güneyinde yer alan bir kent. Batı Türkistan’daki Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan topraklarının kesiştiği alandan Doğu Türkistan’a uzanan bir koridorda yer alan vadi, çok eski devirlerden itibaren önemli bir medeniyet ve kültür havzası olagelmiştir. Bunun sonucu olarak da tarih boyunca Orta Asya’daki birçok önemli merkez bu vadi üzerinde kurulmuştur.
Ancak, yalnız Oş’un değil tüm Orta Asya’nın kaderini en çok etkileyen gelişme Ortaçağ’da vuku bulmuştur. Türklerle meskûn ve milattan öncesinden başlayarak Türkleşmiş olan bu coğrafya, Ortaçağ’la birlikte yeni bir döneme ayak basmış ve İslâmiyet ile tanışmıştır.
Kırgızistan’ın ikinci büyük şehri olan Oş’un adı, yazılı kaynaklarda ilk olarak 9. yüzyılda görülür. İslâmiyet’in bölgede yayılmaya başlamasıyla birlikte Arap yazarların eserlerinde zikredilen yer adları arasında Oş da vardır. Aynı dönemde çeşitli ticarî yolların kesiştiği önemli bir kavşak olarak da kaynaklara geçmiştir. Hindistan, İran, Çin ve Türkistan’ın çeşitli bölgelerinden yola çıkan kervanlar burada karşılaşıyorlar, ardından doğudan batıya kendi güzergâhlarına koyuluyorlardı. Bu canlılık, iktisadî hayatı olduğu kadar sosyal ve kültürel hayatı da etkiliyordu şüphesiz. Bu sebeple Ortaçağ’da Oş, dünyanın en çok bilinen şehirlerinden biriydi ve “Hayrü’l-Büldan” adıyla anılıyordu. Şehrin iklimi, yüksek refah seviyeli hayatı ile güzelliği; o devirlerde, ülkede ülkeye nesilden nesile anlatılan bir rivayet halini almıştı.
Oş, eski çağlardan beri sahip olduğu canlılığı bugün de sürdürüyor. Halen Kırgızistan’ın en önemli iktisadî merkezlerinden biri durumunda. Aynı zamanda güneyin kültür, sanat ve eğitim merkezi olma özelliğine de sahip.
Deniz seviyesinden yaklaşık bin metre yüksekteki Oş, tam ortasından akan Akbura Irmağı’nın iki yakası üzerinde kurulmuş bir şehir. Irmak, taşıdığı suyla şehrin hayat kaynağı olurken, iki bin yıldır aynı yerde faaliyet gösteren dünyanın en eski pazarı özelliğine sahip “Jayma (Yayma) Pazar” da iktisadî hayatın can damarı durumunda. Kara Irmak’ın (Derya) sol kolunu oluşturan Akbura Irmağı kenarında yaklaşık 1 kilometre boyunca uzanan bu kadim pazar, göz kamaştırıcı canlılığı ile şehrin en ilgi çeken bölümlerinden biri.
Jayma Pazar, Orta Asya’nın en eski pazarı olduğu gibi en büyük pazar yeri olma özelliğine de sahip. İçinde yok yok. Envaiçeşit meyveden sebzeye, hediyeliklerden ev eşyalarına kadar her şeyi bulabilmek mümkün burada.
Öyle ki içine adım atınca rengârenk bir dünya karşılıyor insanı ve tarihin derinliklerine alıp götürüyor. Adım attığınız her bir köşe sanki geçmişin bir hikâyesini anlatıyor size. Hiç eksilmeyen kalabalığı ve her taraftan yükselen insan uğultuları arasında tıpkı bin yıl öncesinin pazarına gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sanki aynı satıcılar hiç değişmeden aynı topraklarda üretilen üzümü, pirinci, cevizi, ipeği satmaya devam ediyorlar. Değişen; modern zamanların teknolojik aletleri yalnızca. Bir de -maalesef- ucuz ve sağlıksız Çin malı istilâsı…
Üç bin yıl öncesine dayanan uzun tarihi boyunca Oş, çok çeşitli siyasî hâkimiyete sahne olmuş. Ama geçmişinde en çok iz bırakan, tüm Orta Asya coğrafyasında olduğu gibi, Karahanlılar dönemidir demek yanlış olmaz.
Türklerin ilk Müslüman devletleri olan Karahanlılar, Orta Asya’da İslâmî dönemin kurucu ataları olmuştur. Bugün adını iftiharla andığımız Divan-ı Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi klasik eserler bu dönemin kültür ürünleridir. Devletin resmi dili Türkçedir ve dönemin eserleri ya Türkçe olarak kaleme alınmıştır ya da Türklerin hayatı üzerinedir. Dönem, dinî edebiyat yönünden de son derece zengindir ve ilk Türkçe Kur’an mealleri bu dönemde yazılmıştır.
Karahanlılar döneminde Oş’un adını tarihe yazdıran birçok insan da yetişmiştir. O devirle ilgili kaynaklarda, Oşlu pek çok tanınmış ilim adamı, edebiyatçı ve fıkıhçıdan söz edilmektedir. Bu âlimlerin kaleme aldıkları eserler, yüzyıllar boyu medreselerde temel eser olarak okutulmuş, nesillerin yetiştirilmesinde yol gösterici olmuştur.
Kültürel ve sosyal hayatın olduğu kadar, iktisadî hayatın da canlı bir görünüme sahip olduğu bu dönemde, Oş’ta üretilen mallar, doğu ülkelerine, Doğu Türkistan güzergâhı üzerinden ihraç edilirken doğudan gelen kervanlar yoluyla da güney ve batıya sevk ediliyordu. Kervan katarlarının bu hareketliliğinde, daha çok nadir rastlanan malların ticareti yapıldığı dikkat çekmektedir. Altın ve gümüşün yanı sıra çeşitli değerli taşlar, halılar, kürkler, cins atlar ve tabii ki baharat… Mübadele edilen mallar arasında başta ise ipek kumaşlar geliyordu. Bunun içindir ki ticaret yollarının adı da “İpek Yolu” olmuştur bilindiği gibi.
Eski dünyanın bu görkemli şehrine ayak basıldığında, gelenleri, ilk olarak şehrin ufkunu kapsayan, iki hörgüçlü deve silüetine sahip Süleyman Dağı karşılıyor. Yalnız Oş’ta değil tüm Türkistan’da kutsal bilinen dağ, daha şehre girmeden tarihin içinde yolculuğa hazır olunması gerektiği hissini uyandırıyor.
Pek çok efsaneye kaynaklık eden Süleyman Dağı’yla ilgili en yaygın rivayet Hz. Süleyman’ın buraya geldiği ve burada bir müddet konakladığı şeklinde olanıdır. İnanışa göre, Oş’ta kaldığı müddet zarfında ibadetlerini bu dağda ifa etmiş ve burada dinlenmiş. Öyle ki halk arasında, mağaralardan damlayan suların Hz. Süleyman’ın dua ettiği zaman döktüğü gözyaşlarını temsil ettiği şeklinde bir inanış da yerleşmiş.
Tüm canlılarla konuşma hikmeti bağışlanmış ve kendisine hükümdarlık bahşedilmiş olan Süleyman aleyhisselam buraya gelmiş midir bilinmez. Ama bilinen, Süleyman Dağı’nın çok eski zamanlardan itibaren bilinen bir yer olduğudur. Dağın yamaç ve tepelerinde Bronz Çağı’na ait tarım alanları, çeşitli dönemlerde yapılmış ibadethaneler ve duvar resimleri bulunmuştur. 101 alanda tespit edilmiş tarih öncesinden kalma resimlerde; insanlar, çeşitli hayvanlar ile geometrik şekiller var. Dağın zirvesi etrafına dağılmış çok sayıdaki ibadet mekânı ise patika yollarla birbirine bağlanmış. Çoğu artık kullanılamaz bir durumda ise de günümüzde halen ibadete açık olanları da var. Tabiidir ki artık küçük birer mescit haline dönüştürülmüşler.
Dağa İslâm öncesi dönemde başlayan hürmet, daha sonra da devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Bugün de, Süleyman Dağı, Kırgızistan’ın en önemli inanç ve kültür turizm merkezlerinden biri durumunda. Başta Müslümanlar olmak üzere, farklı inanç sahipleri tarafından da ziyaret ediliyor.
Aslında, dağ olarak ifade edilen bu yer, yaklaşık 150 metre yüksekliğinde bir tepedir. Deniz seviyesinden ise 1150 metre yüksekliğe sahiptir. Ancak halk muhayyilesinde gücü ve güveni sembolize ettiğinden dağ olarak nitelendirilmiştir.
Dağ üzerindeki mağaraların içine bir müze de inşa edilmiş. Mağaranın tabiiliği korunarak göz alıcı bir mimari ile inşa edilen müzede 13 sergi odası bulunuyor. Bu odalarda, en kadim buluntulardan günümüze uzanan ve çeşitli inançları da içinde barındıran geniş bir tarihî devir sergileniyor. Bu bağlamda, müze koleksiyonunda arkeolojik, etnografik ve sanat eseri olarak yaklaşık 12 bin obje bulunuyor.
Taht-ı Süleyman ve Bara Kuç adlarıyla da bilinen ve Kırgızcada “Suleiman Too” olarak yazılan Süleyman Dağı’nın önemli bir başka tarihî sayfası da ünlü Türk hükümdarı Babür Şah’a ait.
Emir Timur’un torunu Babür, Şeybaniler tarafından ülkesinden çıkarılıp Hindistan’a gitmeden önce, daha küçük yaşlarından itibaren her fırsatta buraya gelip, Süleyman Peygamber’in dua ettiği mağarayı ziyaret ediyormuş. Ve buraya eyvanlı bir köşk inşa etmiş. Daha sonra mescide dönüştürülen köşk, günümüzde “Babür Evi” ya da “Taht-ı Süleyman Mescidi” adıyla kutsal bir yer olarak biliniyor ve dağa ziyarete gelenler burada namaz kılıp dua ediyorlar.
Süleyman Dağı çevresinde görülmesi gereken diğer önemli tarihî mekânlar olarak 16. yüzyıla ait Abdullahan Camii ile Hz. Süleyman’ın veziri olduğu söylenen Asaf bin Burhiya’nın kabri üzerine 12. yüzyılda inşa edilen türbenin adları zikredilebilir.
Süleyman Dağı’nın yamacında eski dönemlere ait çeşitli mezarlıklar da bulunmaktadır. Burada, evliya mezarı olduğuna inanılan kabirlerin yanı sıra Karahanlılar döneminden başlayarak 14. yüzyıl sonlarına kadarki dönemin çeşitli hanedanlıklara mensup asilzadelerin mezarları da yer alıyor.
Oş ve tüm bölge için böylesine önemli bir kültürel merkez olan ve tarih öncesinden itibaren pek çok arkeolojik buluntu ve eseri barındıran Süleyman Dağı, 2009 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası Listesine dâhil oldu. Böylece kutsal Süleyman Dağı, uluslararası düzeyde koruma altına alınmış oldu.
Süleyman Dağı yamaçlarından kuş bakışı seyredilebilen Oş’un muhteşem manzarası arasında bir kadın heykeli dikkatleri çekiyor. Bu heykel, Kırgızların ünlü kadın generali Kurmancan Datka’ya ait. “Datka” yani “general” unvanlı Kurmancan, Kırgız direnişinin liderliğini eline alarak halkın Rus zulmüne uğramasının büyük ölçüde önünü almış bir millî kahraman.
1811 yılında Oş şehri yakınlarındaki Madı köyünde doğan Kurmancan Datka, 21 yaşındayken Altay Kırgızlarının lideri olan Alimbek Datka ile evlenir. Bu evlilikten 5 oğlu 2 kızı dünyaya gelir. Alimbek’in 1862 yılında bir suikasta kurban gitmesinin ardından Güney Kırgızlarının başına geçer. Etrafına topladığı baturlardan oluşturduğu 10 bin kişilik ordusuyla, otoritesini Buhara ve Hokand hanlıklarına da kabul ettirir. Ne var ki Ruslar artık Kazakistan bozkırlarını aşarak tüm Orta Asya’yı istilaya başlamışlardır. Ve 1877 yılında Kurmancan’ın yönetimindeki Alay Vadisi’ne ulaşırlar. Bunun üzerine Ruslardan kaçarak yönetimindeki Kırgızlarla birlikte Doğu Türkistan’a geçmek ister. Ancak o sırada, Kaşgarya Devleti ile Çinliler arasında savaş çıkmış ve Doğu Türkistan da istila edilmeye başlanmıştır.
Bunun üzerine, Kurmancan Datka’nın karşısında iki seçenek kalır: Ya Kırgızların kırılmasını göze alarak güçlü orduları ve sahip oldukları güçlü toplarla acımasızca saldıran Ruslarla savaşa tutuşacak ya da sulh yolunu seçecektir. Sonunda ikinci yol tercih edilir ve Alay bölgesi Kırgızlarının kıyıma uğramasının önü alınır. Antlaşmaya göre Türkistan halkı fazla vergi ödemeyecek; dini, dili ve kültürüne Rus baskısı olamayacak, Rus İmparatorluğu’nun başka ülkelerle savaşa girmesi halinde Türkistan halkı askere alınmayacaktı.
Kurmancan, 1907’deki ölümüne kadar halkının başında kalır.
Oş’ta bugün yaklaşık 260 bin kişi yaşıyor. Çoğunluk Kırgız ve Özbek Türkleri. Ancak aralarında Ahıskalıların yanı sıra Karadenizli Türkler de bulunuyor. Batum, Osmanlı Devleti’nin elindeyken çalışma amacıyla Doğu Karadeniz yöresinden oraya giden Türkler, 1944 yılında tıpkı Kırım, Kafkasya ve Ahıska Türkleri gibi Orta Asya’ya, Kırgızistan’ın kırsallarına sürgün edilirler. Burada geldikleri yerleri unutmadan, horon tepmeden mıhlama hazırlamaya kadar yöresel kültürlerini ayakta tutmayı başarırlar ve Türkiye’yi hiç unutmadan yaşantılarını devam ettirirler.
İşte böylesine renkli bir yerdir, 2019’da Türk Dünyası Kültür Başkenti seçilen Oş şehri. Her ne kadar Fergana’nın diğer şehirlerinden farklı olarak, ünlü arkeolog ve Türk tarihi araştırmacısı Aleksandr N. Bernştam’ın sözleriyle ifade edersek “Yeni binalar altında eski Oş şehri tamamen kaybolmuş” olsa da hâlâ hakkında anlatılacak daha pek çok hikâye, tanıtılacak pek çok yer bulunmaktadır. Öyle ki insanın karşısına çıkan her taş, çeşme ve mağarayla ilgili bir efsanesi bulunuyor üç bin yıllık bu şehrin.
Yeter ki duyulmak, öğrenilmek istensin!

Irak’ta “Üniformalı PKK” Oyunu

Abdullah AĞAR

Irak ve Suriye’de PKK’nın terör devlet kurması için oyunlar bitmiyor. Hem de, hem Irak hem de Suriye devletlerinin ve ordularının gücünü kullanarak! Tiyatronun yeni perdesi, bir kez daha Sincar’da açıldı.
Yine Ezidiler kullanılarak, yine Ezidi dramı istismar edilerek, yine DAEŞ gerekçe gösterilerek, PKK’ya meşruiyet-resmiyet, güç ve alan kazandırmanın peşine düşüldü.
Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Felah Feyyaz başkanlığındaki üst düzey bir heyet “Sincar’ı koruyacak ‘BİRLEŞİK’ bir Ezidi Gücün oluşumu” gerekçesiyle, görüşmeler yapmak üzere hafta sonu Sincar’a gitti.
Toplantılardan amacın; “Sincar’daki bütün yerel güçleri (!) ve savaşçıları (!) bir araya getirmek ve şu an bölgede bulunan tüm güvenlik güçlerini birleştirmek” olarak tanımlandı.
Bölgede Haşdi Şabi ve Peşmerge ile birlikte, en etkili ve en güçlü silahlı unsurların başında PKK ve PKK türevi güçler olduğu biliniyor.
Peşmerge ve Haşdi Şabilerin Irak anayasa ve kanunlarında zaten bir tanımı var.
Ama PKK’nın yok!
Bu toplantıların PKK’ya yakınlığıyla bilinen Haydar Şeşo’nun lobi, nüfuz ve etkisiyle gerçekleştiği ifade ediliyor. Ezidi Özgürlük ve Demokrasi Parti Başkanı ve Ezidhan Savunma Güçleri komutanı Haydar Şeşo’nun ise ‘KYB ve KDP de dahil pek çok kereler saf ve eksen değiştirse de’ PKK’ya yakınlığıyla ve sayısız kereler işbirliği yapmasıyla biliniyor.
Bu toplantılar ve süreç sonuç verirse PKK ve hamilerinin istediği sonucu üretirse, PKK ve türevleri, sadece Sincar’da değil bütün Irak’ta meşruiyete, resmiyete ve yetkiye kavuşacak. Resmi üniformalara-silah, araç ve gereçlere, kimlik kartlarına, ödenek ve maaşlara sahip olacaklar. Kısacası Irak’ın petrolünden onlar da pay almaya başlayacaklar.
Sadece Sincar’da değil Irak’ın tamamında istedikleri gibi gezip dolaşabilecek, örtülü-gizli ve illegal faaliyetlerini derinleştirerek yapabilecekler.
Irak ülkesine ve başta Kürtler olmak üzere ülke halkları üzerinde çok daha fazla etki ve nüfuz üretecekler. KDP ve KYB bölgeleri de bundan nasibini alacak.
PKK ortaya çıkan veya ortaya çıkartılan (!) kaos ve boşlukları kullanarak, aynı Suriye’de olduğu gibi oldu bittilerle alanlarını genişletecek.
Türkiye gibi ülkeler ise Sincar ya da başka bir yerde PKK’lıları vurduğu zaman Irak devletinin üniformalarını taşıyan Iraklıları (!) vurmuş olacak.
Sınırın hemen ötesinde bugün kaçacak delik arayan PKKlılar, belki de Irak devletinin üniformasını taşıyan resmi teröristler (!) olarak Mehmetçik’in karşısında yerini alacak.
İşte böyle böyle Irak ve Suriye’yi içten patlata patlata PKK terör devleti yolunda yürüyecekler.
Irak’ın petrolünden onlar da pay almaya başlayacaklar.
Ve bu projenin sadece Kasım Şeşo’nun aklıyla yürütüldüğünü düşünmek de büyük safdillik olur.
Ve sadece Sincar’da ve bu toplantı üzerinden oynandığını da.
Artık resmiyete, meşruiyete, yetkilere kavuşan, resmi üniformalara-silah, araç ve gereçlere, kimlik kartlarına, ödenek ve maaşlara sahip olan, Irak’ı ve Suriye’yi parçalayacak, Türkiye’yi de parçalama isteyen bir terör devlet oluşumu izliyoruz.
Daha önce de PKK’nın Irak devleti indinde resmiyet ve meşruiyet kazanması doğrultusunda sayısız girişim ve iş birliği olmuştu.
Ve bu girişimlerin arkasında da bazı bölgesel ve küresel güçler vardı.

AAE- TÜRK DÜNYASI RAPORU- ŞUBAT/2019

AAE- TÜRK DÜNYASI RAPORU
Şubat 2019

Hazırlayan: Zehra ÇİMEN

 

AZERBAYCAN

Şair Bahtiyar Vahapzade vefatının 10. Yılında Bakü’de anıldı
Hayatını Türk Dili, edebiyatı, Türk kültürü ve tarihine adamış, “Bir ananın iki oğlu” mısralarıyla hafızalara kazınan “ Azerbaycan Türkiye” şiirinin yazarı merhum şair Bahtiyar Vahapzade, vefatının 10. yılında TİKA, Bakü Yunus Emre Enstitüsü ve Azerbaycan Yazarlar Birliği iş birliğinde Bakü’de düzenlenen panel ve saygı gecesinde anıldı.
Azerbaycanlı Öğrencilere Siber Güvenlik Eğitimi
Türkiye ve Azerbaycan, siber güvenlik konusunda yaptığı iş birliği kapsamında TİKA desteğiyle Azerbaycan’dan gelen 10 öğrenciye TÜBİTAK Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma Merkezinde 7 gün siber güvenlik, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda Siber Olaylara Müdahale Eğitimi üzerine 2 gün eğitim verildi. Eğitimin ardından öğrencilere sertifika verildi.

Hocalı Soykırımı kurbanları Bakü’de anıldı
Azerbaycan’da 26 Şubat 1992’de Hocalı’da Ermenilerin işkencelerle öldürdüğü 613 kişiyi anmak için Azadlık Meydanı’nda toplanan on binlerce Azerbaycanlı, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve devlet erkânıyla Ana Feryadı Anıtı’na yürüdü. Türkiye’nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral, KKTC Temsilcisi Ufuk Turganer ile Türk kurum ve kuruluşların temsilcilerinin de katıldığı yürüyüşten sonra Aliyev ve beraberindekiler anıta çiçek bıraktı.

KKTC Bakü temsilcisi Azerbaycan-KKTC ilişkilerini değerlendirdi
KKTC’nin Bakü Temsilciliğinin 1997 yılından bu yana faaliyet gösterdiğini bildiren Ufuk Turganer, KKTC’yi Azerbaycan’da daha fazla tanıtmayı, Kıbrıs Türk kültür ve gelenekleri Azerbaycanlı kardeşleriyle paylaşmayı amaçladıklarını bildirdi. Bu amaçla Azerbaycan’da konser, sergi ve kermes gibi çok sayıda etkinlik düzenlediklerini belirterek iki ülke arasında eğitim ve turizm alanında önemli etkileşimlerin olduğunu söyledi. Azerbaycanlıların Kıbrıs Türk tarihini çok yakından bildiğini ve takip ettiğini belirten Turganer, gittikleri en uzak köylerde bile insanların merhum Rauf Denktaş’ı tanıdığını söyledi.
Ukrayna’da yaşayan Azerbaycan Türkleri seçimlerde Kırımoğlu’nu destekleyecek

Ukrayna’da yaşayan 500 binin üzerindeki Azerbaycanlı aktif grup, Ukrayna’da yaklaşan seçimlerde Kırım Tatarlarının milli lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu destekleyeceklerini bildirdiler.
Türk Konseyi diaspora temsilcileri toplantısı Bakü’de yapıldı
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) üye ülkelerinin diaspora kurumları arasında tecrübe değişimi programı ve Diaspora Temas Grubu 5. Toplantısı yapıldı. Toplantıda, Türk Konseyi üye ülkeleri diaspora kurumlarının 2019 yılı ortak eylem planı müzakere edildi. Müzakereler sonrasında YTB tarafından Almanya ve Fransa’daki, Azerbaycan Diasporadan Sorumlu Devlet Komitesi tarafından da ABD’deki Türk soylu diaspora kurumlarının potansiyelinin artırılması için eğitim programlarının düzenlenmesi, Nevruz bayramının TÜRKSOY ve Türk soylu diasporalarla birlikte kutlanması için yol haritasının hazırlanması gibi konularda mutabakat sağlandı.

TİKA’dan Azerbaycanlı gençlere destek

TİKA Azerbaycanlı gençlerin kişisel ve sosyal gelişimlerinin desteklenmesi amacıyla düzenlediği “Bakü Gençlik Akademisi” projesi kapsamında “Kendini Keşfetme ve İç Motivasyon Teknikleri” konulu seminer düzenledi.
“Türkiye – Azerbaycan Ortak Miras” etkinliği
Hazar Folklor Eğitim ve Araştırma Merkezi’nin (Hazarfem) İstanbul Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlediği “Türkiye-Azerbaycan Ortak Miras” programında, Azerbaycan Devlet Halk Dansları Topluluğu sahne aldı.
KAZAKİSTAN

Kazakistan güvenli ülkeler sıralamasında 44. sırada yer aldı

Global Finance dergisi en güvenli ülkeleri sıraladı. Askeri çatışma olasılığı, nüfusun kişisel güvenliği, ekonomik gelişme ve doğal afet olasılığı gibi faktörler dikkate alınarak hazırlandığı listede Kazakistan 128 ülke arasında 44. sırada yer aldı.
Avrasya Ekonomik Birliği Hükümetlerarası Konsey Toplantısı Almatı’da yapıldı
Kazakistan Başbakanı Sagintayev’in ev sahipliğinde düzenlenen toplantıya, Rusya Başbakanı, Kırgızistan Başbakanı, Belarus Başbakanı, Ermenistan Başbakan Yardımcısı ve Avrasya Ekonomik Komisyon Kurulu Başkanı katıldı. AEB üyesi ülkeler arasında ticari ve ekonomik iş birliği, karşılıklı ticareti artırma ve ekonominin diğer alanlarında bütünleşme potansiyelini geliştirme konuları ele alındı ve gelecek 2 yıllık dönem için yol haritasının kabul edilmesi gerektiği vurgulandı.
Kazakistan Başbakanı atandı
Kazakistan’da yeni hükümet belli oldu. Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in 21 Şubat’ta, hükümetinin istifasıyla ilgili bir kararname imzalamasının ardından Kazakistan Başbakanı olarak Askar Mamin’i atadı.
Kazakistan’da yeşil ekonomiye rekor yatırım yapıldı
2018 yılının ilk sonuçlarına göre, çevre korumaya yönelik yatırımlar yılda 2,5 kez artarak 80,2 milyar tengeye ulaştı. Bu rakam ilgili sektörün tarihinde daha önce olmayan bir rekor kırdı.
Bakan Turhan Kazakistan ve Türkiye arasındaki ilişkileri değerlendirdi
Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Bakanlar 3.Toplantısı’nda konuşan Türkiye Cumhuriyeti Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan, Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattının Hazar Denizi’ndeki limanlara kadar ulaşması ve Hazar’daki deniz ulaşımıyla ilgili hatlarının hizmete girmesinin önemini vurguladı. Türkiye’nin, Kazakistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ve ilk ticari, ekonomik ilişkileri başlatan ülke olduğunu hatırlatan Turhan, ikili ekonomik ilişkilerin önemli aşamaya geldiğini belirtti. Turhan, bu ilişkileri ulaştırma altyapısıyla da geliştirmek gerektiğini belirtti. Bakan Turhan, Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattının ikinci kısım çalışmalarının devam ettiğini söyledi.
Hocalı kurbanları Kazakistan’da anıldı
Başkent Astana’daki Lev Gumilev Avrasya Milli Üniversitesinde düzenlenen anma etkinliğine katılan öğrencilere Hocalı olaylarıyla ilgili filmler izletildi, olaylar hakkında bilgiler içeren kitaplar ve broşürler dağıtıldı.
“Kazak Hanlığı. Altın Orda” Filminin Galası Yapıldı
Yönetmenliğini Rustem Abdraşev’in üstlendiği filmin gösteriminin ardından konuşan Kültür ve Spor Bakanı, filmin Nursultan Nazarbayev’in talimatıyla hazırlandığını belirterek Nazarbayev’in, “tarihini bilen, ona değer veren ve öven halkın geleceği büyük” ifadelerine atıfta bulundu.
Kazakistan’da Aral Gölü toplantısı
Astana’da, Aral bölgesinde ekonomik, çevresel ve sosyal konularla ilgili yasal düzenlemelerin ele alındığı yuvarlak masa toplantısı düzenlendi. Gölün kurumasının olumsuz sonuçlarının giderilmesi için sınır ülkelerle varılan anlaşmalar çerçevesinde çalışmalar yaptıklarına işaret eden Kazakistan Enerji Bakan Yardımcısı Sabit Nurlıbay, Kazakistan ile Özbekistan arasında çevrenin korunmasına ilişkin imzalanan anlaşma kapsamında ilk komisyon toplantısının geçen yıl Taşkent’te yapıldığını aktardı. Özbekistan Bakanlar Kurulu, ağaçlandırma çalışmalarının hızlandırılmasına ilişkin kararı imzaladı. Buna göre, bu yıl Aral Gölü’nün kuruyan kısımlarındaki 500 bin hektarlık alanda yapılacak ağaçlandırma çalışmaları için 12 milyon dolar kaynak ayrıldı. Kazakistan’ın teklifi üzerine 1993 yılında Orta Asya ülkeleri Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan tarafından Uluslararası Aral’ı Kurtarma Fonu kurulmuştu.
Türk öğrenciler Kazakistan Gençlik Yılı’na katılacaklar
Kazakistan’da 2019 Gençlik Yılı ilan edilmişti. Bu bağlamda, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde çok sayıda etkinlik planlanıyor. Kazakistanlı öğrencilerin Türkiye’yi, Türk öğrencilerin Kazakistan’ı ziyaret etmeleri planlanıyor.
Türkiye ile Kazakistan arasındaki ticarette hedef 5 milyar dolar
Türk-Kazak İşadamları Birliği (TÜKİB) Başkanı Fırat Develioğlu, Türkiye Kazakistan ticaret hacmini 2,5 milyar dolardan 5 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini söyledi. Develioğlu, Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra ülkeye ilk olarak Türk firmalarının geldiğini, yatırım yaptıklarını ve üretime başladıklarını belirtti. Develioğlu, şu anda Kazakistan’da 3 bine yakın Türk firmasının faaliyet gösterdiğini dile getirerek, Kazakistan’ın Batılı manada ekonomik sisteme geçişine Türk firmalarının ön ayak olduğunu söyledi.
Kazakistan Hazar’ın hukuki statüsüne ilişkin anlaşmayı onayladı
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Hazar Denizi’nin hukuki statüsüyle ilgili anlaşmanın onaylanmasına ilişkin yasayı imzaladı. Anlaşma, Hazar’a kıyısı olan ülkeler Kazakistan, Azerbaycan, Rusya, İran ve Türkmenistan tarafından geçen yıl ağustos ayında imzalanmıştı.
Kazakistan’da Türkçeye büyük ilgi
Yunus Emre Enstitüsü’nün başlattığı Türkçe Konuşma Kulübü’nün ilk dersi Nazarbayev Üniversitesinde yapıldı. Kursların Mayıs ayına kadar devam edeceğine dikkat çeken Astana Yunus Emre Enstitüsü Müdür Vekili Almagül İsina, her iki üniversitede haftada 2 gün olmak üzere 1,5 saat, toplamda 3 saat, talebe göre ise 4 saatlik bir program uygulanacağını söyledi.

ÖZBEKİSTAN

Özbekistan heyeti IAEA başkanı ile görüştü
Orta Asya’da ilk nükleer enerji santralini kurma planları yapan Özbekistan’ın, nükleer güvenliği sağlamak için IAEA’nın tüm taleplerine ve tavsiyelerine uyacağı ve bu alanda uluslararası yükümlülüklerine bağlı kalmaya devam edeceği vurgulandı. Özbekistan’ın bu amaçla Nükleer Enerjisi Geliştirme Ajansı (Uzatom) oluşturduğu ve bu kurumun IAEA ve Rusya, ABD, BDT ülkeleri, Asya ve Avrupa’daki nükleer enerji operatörleri ile işbirliğine başladığına dikkat çekildi.
Özbekistan’dan 45 ülkeye daha vize muafiyeti
Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in ülkede turizmin geliştirilmesine yönelik imzaladığı “ Özbekistan Cumhuriyeti’nde turizmin gelişimini hızlandıracak ilave önlemler” kararnamesi yürürlüğe girdi. Buna göre Özbekistan’da 1 Şubat itibariyle Avrupa Birliği ülkelerinin ağırlıkta olduğu 45 ülke için vize muafiyeti, 76 ülke için de sadeleştirilmiş vize uygulaması başladı. Böylece 45 ülke vatandaşı vize almadan 30 gün boyunca ülkeye seyahat edebilecek. Özbekistan’ın vize muafiyeti sağladığı ülke sayısı 64’e yükseldi.
Özbekistan’da kabine değişikliği
Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev tarafından imzalanan kararnameyle başbakan yardımcıları sayısı 8’den 5’e düşürüldü. Kararnameye göre Başbakan 1. Yardımcısı Açılbay Ramatov, Ulaştırma Bakanı olarak da görev yapacak.
Özbekistan’da siyaset bilimi üniversitelere geri dönüyor
Önceki devlet başkanı İslam Kerimov siyaset bilimini 2013’te branş olarak yasaklamış, 2015 yılındaysa tümüyle ders müfredatından çıkarmıştı. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in 29 Ocak tarihinde imzaladığı kararnameye göre, Siyaset Bilimi Bölümü, Dünya Ekonomi ve Diplomasi Üniversitesi’nde açılacak ve 2019/2020 akademik yılından itibaren çalışmaya başlayacak. Önümüzdeki yaz üniversitede Siyaset Bilimi branşında lisans programına 20 kişi kabul edilecek.

Taşkent’te Orta Asya’da ortaklık için 50 ülke toplandı
Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te uluslararası “Orta Asya’da ortaklık, zorluklar ve yeni fırsatlar” konferansı düzenlendi. Özbekistan hükümeti tarafından Birleşmiş Milletler Orta Asya’daki Önleyici Diplomasi Merkezinin desteğiyle yapılan konferansa 50’ye yakın ülkeden 100’den fazla uzman ve yetkili katıldı. Özbekistan Dışişleri Bakanı Abdulaziz Kamilov, bölge ülkeleri arasındaki iş birliğinin geliştirilmesini desteklediklerini söyledi.
Özbekistan, Taliban ve Afgan hükümeti arasında arabulucu olmak istiyor
Özbekistan Dışişleri Bakanı Abdulaziz Kamilov, Afganistan hükümetini ve Taliban hareketinin temsilcilerini görüşme için Taşkent’e davet etti. Kamilov, Özbek tarafının barış sürecinin herhangi bir aşamasında iki taraf arasında doğrudan görüşmeler düzenlemek için gerekli şartları yaratmaya hazır olduğunu belirtti.
Özbekistan’da Türk Dili ve Kültürü Merkezi açıldı
Özbekistan’daki Alişir Nevai Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesinde Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği tarafından Türk Dili ve Kültürü Merkezi açıldı. Açılışta konuşma yapan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şuhrat Siraciddinov, son dönemde üst düzeye ulaşan Özbekistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeni döneme girdiğini vurgulayarak, amaçlarının iki ülke üniversiteleri ve bilim adamları arasındaki ilişkilerin de gelişmesine katkı sağlamak olduğunu belirtti.
Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Özbekistan’a gitti
Dünya Bankası’nın Avrupa ve Orta Asya’dan sorumlu Başkan Yardımcısı Cyril Muller, temaslarda bulunmak üzere geldiği Özbekistan’da Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile görüştü. Görüşmede Mirziyoyev, Özbekistan ile Dünya Bankası arasındaki verimli iş birliğine değindi. Muller, Mirziyoyev’e Özbekistan’da Dünya Bankası projelerinin hayata geçirilmesine verdiği önemden dolayı teşekkür etti.
Özbekistan ve Avrupa Birliğinden yeni ortaklık anlaşması
Avrupa Birliği ve Özbekistan, 1999’dan bu yana yürürlükte olan ortaklık anlaşmasının yerine geçecek Geliştirilmiş Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması’nın içeriği konusunda mutabakata vardı. Özbekistan ve AB arasındaki anlaşmayla Özbek ürünlerinin AB pazarlarında gümrüksüz dolaşım hakkı elde etmesi bekleniyor.

TÜRKMENİSTAN

AB Orta Asya Özel Temsilcisi Aşkabat’ı ziyaret etti
Avrupa Birliği Orta Asya Özel Temsilcisi Peter Burian’ın başkanlık ettiği delegasyon, başkent Aşkabat’ta Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı’nda bir heyetle toplantı yaptı. Konuklar, Türkmenistan’ın büyük altyapı projelerini uygulamak için sahip olduğu güçlü potansiyele dikkat çekti. Taraflar, 2019 yılında AB ile Türkmenistan arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi ile ilgili konuları ele aldılar. Bu bağlamda, işbirliğini güçlendirmek için Avrupa Birliği’nin Türkmenistan’da temsilcilik açması konusu vurgulandı.
Türkmenistan’da Bağımsız Devletler Topluluğu Etkinlikleri hazırlığı
2019 yılında BDT’nun başkanlığını yürüten Türkmenistan, ülkeleri bir araya getirecek olan birçok etkinliğe hazırlanıyor. BDT üyesi ülkelerin oluşturduğu “Devletlerarası İnsani İşbirliği Fonu” Başkanı ve Rusya Devlet Başkanı’nın uluslararası kültür işbirliğinden sorumlu özel temsilcisinin de katıldığı Dışişleri Bakanlığı’ndaki görüşmede, Topluluğun 2019 yılında Türkmenistan’da gerçekleştireceği ortak etkinliklerin programı değerlendirildi. Başkent Aşkabat, 31 Mayıs’ta, üye devletlerin Hükümetlerarası Konsey Toplantısı’na, Ekim ayında ise BDT Devlet Başkanları Zirve Toplantısı’na ev sahipliği yapacak. Ayrıca BDT’da 2019 yılının “Kitap Yılı” ilan edilmesi kapsamında, Topluluk üyesi ülkelerde edebiyatın tarihçesi ve gelişimi ile ilgili kitap etkinlikleri ve kitap fuarları düzenlenmesi planlanıyor.
Avrupa’dan Türkmenistan’a uçuş yasağı
Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı (EASA), Türkmenistan Havayolları’nın tüm uçuşlarını durdurdu. Uçuşların, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki uluslararası hava güvenliği standartlarını karşılamadığı için askıya alındığı duyuruldu.
Afganistan Devlet Başkanı Türkmenistan’ı ziyaret etti
Ruhiyet Sarayı’nda yapılan başbaşa görüşmeden sonra müzakerelere başlandı ve bir dizi anlaşma imzalandı. Müzakerelerde, bölgede güvenliğin sağlanmasının ancak teröre karşı ortak bir mücadele sonucu elde edilebileceği vurgulanarak, her iki devletin bu yönde ikili işbirliğini sürdürmeye ve uluslararası örgütlerle birlikte çalışmaya hazır olduğu belirtildi.

KIRGIZİSTAN

Kırgızistan Türkiye ile sosyal güvenlik anlaşmasını onayladı
Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, Ankara’da 9 Nisan 2018’de Kırgızistan ve Türkiye hükümetleri arasında imzalanan sosyal güvenlik anlaşmasını onayladı. Anlaşma, Türkiye’deki Kırgızistanlılar ile Kırgızistan’daki Türkler için karşılıklı emeklilik hakkının kazanılması başta olmak üzere çalışma hayatında iki ülke arasında eşitlik ve kolaylık sağlanmasını öngörüyor. Kırgızistan’ın Sosyal Fonu Başkan Yardımcısı bu anlaşmanın Kırgızistan tarafından ilk defa uygulanacağını belirtti.
Kırgız tıp çalışanları Türkiye’de eğitim programına katıldı
Kırgız Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Vakfı Başkanı, Kırgızistan’daki tıp çalışanlarının mesleki deneyim ve iş tecrübesini artırmak amacıyla Kastamonu Üniversitesi ve Özel Anadolu Hastanesi ile iş birliği protokolü imzaladıklarını söyledi. Kırgızistan’da belirlenen 10 kişilik ilk kafile iki haftalık kurs için 10 Şubat’ta Türkiye’ye gönderildi.
Kırgızistan İş ve Yatırım Olanakları Toplantısı düzenlendi
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu tarafından düzenlenen Kırgızistan İş ve Yatırım Olanakları Toplantısı, Kırgızistan Ekonomi Bakanı Oleg Pankratov ve DEİK Yönetim Kurulu Başkanı Nail Olpak’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Pankratov, Kırgızistan ve Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin son yıllarda geliştiğini belirtti. Türkiye’yi örnek aldıklarını dile getiren Pankratov, Türk iş adamlarının tecrübelerinden faydalanmak istediklerini ve iki ülkenin ortak iş alanını geliştirmesi gerektiğini belirtti.
Kırgızistan’daki Ahıska Türklerinin Türkçe eğitim talebi
Türkiye’nin Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat, Kara Balta şehrinde ve civar köylerinde yaşayan Ahıska Türkleri ile bir araya geldi. Görüşmede Kara Balta İl Meclis Üyesi Almazhanım Bilalova, şehirlerinde ve köylerinde Rusça, Çince ve İngilizce öğretildiğini, okullarında Türkiye Türkçesi de öğrenmek istediklerini söyledi. Büyükelçi Cengiz Kamil Fırat ise Türkçe kursu açılması için çalışacaklarını belirtti.
TİKA’dan Kırgızistan’da kadın istihdamına destek
TİKA’nın Kırgızistan’da daha önce kurduğu dikiş atölyesinde ücretsiz dikiş kursları alan kadınlar sertifikalarını aldı. Açıldığından bu yana geçen 1,5 yıllık süreçte düzenlenen kurslardan 110 kadın mezun oldu.
TİKA Kırgızistan’da su kanalı yeniledi
TİKA tarafından Kırgızistan’da Karataş su kanalı restore edilerek, Kırgız ve Özbek vatandaşların yaşadığı köylerdeki su baskınları önlendi. Su kanalının açılışı Türkiye Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat, Oş Valisi Uzarbek Cılkıbaev, TİKA Bişkek Program Koordinatörü Ali Muslu, yerel yöneticiler ve köy sakinlerinin katılımıyla gerçekleşti. Bölgede etnik gerilime de yol açan su sorunu, iki köyden geçen kanalın onarılması ile son buldu.
Kırgızistan Dışişleri Bakanı 53. Münih Güvenlik Konferansı’na katıldı
Kırgızistan Dışişleri bakanı Cengiz Aydarbekov 15-16 Şubat 2019 tarihlerinde Almanya’ya gerçekleştirdiği resmi ziyarette 53. Uluslararası Münih Güvenlik Konferansı’na katıldı. Aydarbekov Almanya’ya resmi ziyaretinde birkaç ülkenin Dışişleri Bakanları ile ikili görüşmeler de yaptı.
Kırgızistan ve Katar arasında ticari iş birliği
Katar’ın başkenti Doha’da Kırgızistan ve Katar arasında ticari işbirliği üzerine bir toplantı gerçekleştirildi. Taraflar öncelikli alanlarda ikili iş birliğini daha da derinleştirme noktasında fikir birliğine vardılar. Dışişleri Bakan Yardımcısı Nurlan Abdrahmanov, iki ülke arasındaki mevcut ilişkileri siyasi, ticari, yatırım ve kültürel alanlarda genişletmeye hazır olduklarını belirtti. Ayrıca Orta Asya ve Orta Doğu’daki durum hakkında görüş alışverişinde bulunuldu ve iki devletin uluslararası ve bölgesel örgütler çerçevesinde iş birliği görüşüldü.
Kırgızistan’da Türk Dünyası Kültür Başkenti heyecanı
Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatınca (TÜRKSOY) 2019 Türk Dünyası Kültür Başkenti olarak ilan edilen Kırgızistan’ın ikinci büyük kenti Oş’ta uzman ve tecrübeli ekibin kültürel faaliyetlere imza atmak için hazırlıklara başladığı bildirildi. Nisan ayında açılış töreni ile başlayacak etkinlikler kapsamında, “İpek Yolu Üstündeki Oş kenti: Dünü, Bugünü, Yarını” sempozyumunun düzenleneceği belirtildi. Kentteki Süleyman Dağı’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmesinin 10. yıl dönümü dolayısıyla Kırgız kültürünün tanıtılmasına ağırlık verileceği kaydedildi.
Kırgızistan ile ABD işbirliği ve ortaklık gündemini görüştü
Kırgızistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Azizbek Madmarov, ABD Dışişleri Bakanlığının Güney ve Orta Asya’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Alice Wells ile bir araya geldi. Toplantıda, işbirliği ve ortaklık gündemi görüşüldü ve Kırgızistan ile ABD arasındaki ikili ilişkilerin tümünde işbirliğini geliştirmenin önemine dikkat çekildi.

IRAK

TİKA’nın Bağdat’ta yenilediği Türk Şehitliği açıldı
Açılışa, TİKA Başkanı Serdar Çam ile Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız, büyükelçilik çalışanları, TİKA Bağdat ofisi personeli, Türkmen Kardeşlik Ocağı yetkilileri ve bazı Türkmen vatandaşlar katıldı. Bağdat’taki Türk Şehitliğinde, I. Dünya Savaşı Irak Cephesi’nde şehit düşen 2370 Türk askerinin kabri bulunuyor.
TİKA Başkanı Kerkük’ü ziyaret etti
TİKA Başkanı Serdar Çam, Kerkük Valisi Rakan Said ve Kerkük il meclisi üyeleri ve yetkilileri ile görüştü. Başkan Serdar Çam ve Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız’ın Kerkük’teki ziyareti dolayısıyla memnuniyetini dile getiren Said, bu tür ziyaretlerin Kerkük’e verilen önemin göstergesi olduğunu ve bundan memnuniyet duyduklarını belirtti.
Irak Türkmen Cephesi Türkiye temsilciliğinde görev değişimi
ITC’nin Ankara’daki temsilciliğinde, Genel Başkanı Erşat Salihi’nin de bulunduğu törende ITC Türkiye Temsilcisi Mehmet Tütüncü, Hicran Kazancı’dan görevi devraldı.
Erşat Salihi: Türkmenlerden ve Araplardan izin almadan Kerkük’e peşmerge giremez
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı, peşmergenin Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelere dönmesi için Irak Savunma Bakanlığı ile anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı. ITC Genel Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşat Salihi, peşmerge güçlerinin Kerkük’e geri döneceği iddialarına sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla tepki gösterdi. Salihi, “Irak Hükümeti’nin Bağdat’ta Türkmenlerin ve Arapların rızasını ve bilgisini almadan peşmergeyi Kerkük’e iade etmesini kabul etmediğimiz bilinmelidir. Yerel polisin güvenlik dosyası parti yanlısı unsurlardan temizlenmelidir.” ifadelerini kullandı. Kerkük’ün Türkmen ve Arap milletvekilleri, peşmergenin şehre geri dönmesiyle ilgili olarak Bağdat ile Erbil arasında yapılan anlaşma ile ilgili çıkan açıklamalardan endişe duyduklarını ortak bir açıklama ile ifade ettiler. Kerkük Valisi Rakan Said, peşmergenin Kerkük’e dönüş iddialarına karşı Kerkük’ün güvenliğini merkezi hükümete bağlı federal güçler sağlamaya devam etmeli dedi.
Tarihi Musul çarşısı için harekete geçildi
Musul Valisi Nufeyl Hamadi, DEAŞ unsurlarıyla girilen çatışmalar nedeniyle büyük yıkıma uğrayan Musul’un en büyük ve kadim çarşısının yeniden imarına başlayacaklarını ifade etti. Hamadi, çarşıdaki dükkânların eski haline uygun bir şekilde inşa edilerek 250 gün içinde sahiplerine teslim edileceğini söyledi.
Kerkük’te Hocalı unutulmadı
Türkmeneli Öğrenci ve Gençler Birliği Hocalı Soykırımının 27. yıl dönümü nedeniyle bir anma töreni düzenledi. Törene, Irak Türkmen Cephesi Kerkük İl Başkanı Kasim Kazancı, Türkmen gençlik teşkilatları ve çok sayıda vatandaş katıldı.
DİĞER
KKTC Cumhurbaşkanı BM’nin Kıbrıs temsilcisi ile görüştü
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği geçici özel danışmanı Jane Holl Lute’u kabul etti. Kıbrıs sorununda müzakerelere devam edilmesi için gerekli zeminin oluşturulup oluşturulamayacağı konusunda görüşmeler yapmak üzere adaya gelen BM temsilcisi Lute, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri ile de bir araya geldi.
TİKA’dan Bosna Hersek Devlet Arşivine destek
Bosna Hersek Devlet Arşivi Saraybosna’da 2014 yılında yaşanan protesto olaylarında zarar görmüştü. TİKA, Devlet Arşivleri’ne ait evrakların kurtarılması için belgelerin bulunduğu bölümün tadilatını yaparak donanım desteği sağladı. Bosna Hersek Devlet Arşivi’nde saklanan mirasın daha iyi korunması amacıyla yeni bir proje daha gerçekleştirildi. TİKA, Bosna Hersek Devlet Arşivi bünyesinde kötü durumda olan arşiv deposunda tadilat çalışması yaptı. Arşiv deposu yenilendi, belgelerin daha iyi korunması için uygun havalandırma sistemi ve yangın söndürme sistemi kuruldu ve onarılan bölümler hizmete açıldı.
ABD’li Senatörden Doğu Türkistan açıklaması
ABD’nin New Jersey eyaleti senatörü Bob Menendez, Doğu Türkistan’da bulunan toplama kampları ile ilgili konuştu. Menendez yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Yaklaşık 1 milyon Uygur’un Çin’in toplama kamplarında tutulduğuna inanıyoruz. Bu insan haklarının ve uluslararası hukukun bir ihlalidir. İnanıyorum ki Çin’i bu konuda baskı altına almak için daha fazla bu meseleyi dile getirmeliyiz. Uygurların haklarını koruyarak bu kampların kapatılmasını istemeliyiz.” Ayrıca bir grup ABD’li senatör Çin’in ömür boyu hapse mahkûm ettiği Uygur Profesör İlham Tohti’ye Nobel Barış Ödülü verilmesi için Nobel Vakfı’na bir mektup yolladı.
Gulca katliamının 22. Yılı
5 Şubat 1997’de, Çin’in Doğu Türkistan’daki Gulca şehrinde çıkan olaylarda yüzlerce Uygur ve Kazak vatandaşı acımasızca katledilmişti. Olayların çeşitli kaynaklara göre Kur’an okunulan bir eve Çin hükümetinin baskın yapması sonrasında çıktığı ifade edilmişti. Gulca’daki olaylar Doğu Türkistan’da ilk defa şehir merkezlerinde bu tür olayların görünmesi açısından önem taşıyor. 2009 Ürümçi katliamı haricinde Gulca’da yaşananlar Doğu Türkistan’ın yakın siyasi tarihinin en kanlı olayı olarak görülüyor.
Batı Trakya Türklerinden Çipras’a tepki
Batı Trakya Türklerinin yayın organları, Çipras’ın Türkiye ziyaretini ve Batı Trakya Türklerine karşı tutumunu değerlendirdi. Batı Trakya Türklerinin basın organlarından Millet Gazetesi Başbakan Çipras’ın bir taraftan Türkiye ile iyi ilişkiler inşa etmek niyetiyle iki ülkenin azınlıklar konusundaki gelişmeler hakkında birbirlerini bilgilendirdiğini dile getirirken, diğer taraftan bunun Türkiye ile ikili bir mesele olmadığını söylemesi, azınlık kamuoyu tarafından çelişkili bir açıklama olarak değerlendirildi. Çipras’ın, Batı Trakya Türk Azınlığının Türk kimliğini görmezden gelerek sadece dini kimliğine atıfta bulunması da samimiyetsizlik olarak değerlendirildi. Çipras’ın Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının sorunları ve taleplerini görmezden gelen tavrı, azınlık kamuoyu tarafından samimiyetsiz ve ikircikli bir politikanın yansıması olarak değerlendirildi.
Uygurlardan Çin’e çağrı: “Benim de akrabamın görüntülerini yayınlayın”
Çin, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarına hapsettiği ünlü halk ozanı Abdurehim Heyit’in öldüğüne dair haberlere yanıt olarak bir video yayınlamış ve Heyit’in hayatta olduğunu iddia etmişti. Buna karşılık sosyal medyada akrabaları toplama kampında olan Uygurlar “Benim de akrabalarımın görüntülerini yayınla” sloganıyla bir kampanya başlattılar.
Balkanlarda 2 milyon Türkçe konuşan insan var”
Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Bülent Yıldırım, Balkanlar’da 2 milyon civarında kişinin Türkçe konuştuğunu belirtti. Yıldırım, yaptığı açıklamada, Türklerin ve Türkçenin Balkanlar’daki varlığını koruduğunu ifade etti. Türkçenin Balkanlar’da yaşatıldığını ifade eden Yıldırım, bölgedeki en yoğun Türk nüfusun Bulgaristan’da olduğunu söyledi.
TİKA’dan Duha Türklerine gıda yardımı
TİKA, Moğolistan’ın Rusya sınırı yakınındaki Hövsgöl vilayetinde yaşayan, sayıları 800’e kadar düşen, dilleri ve kültürleri yok olmaya yüz tutmuş Duha Türklerine yaklaşık 10 ton gıda götürdü.
Rusya’dan Tacikistan’a askeri destek
Rusya Tacikistan’a havadaki hareketli nesneleri tespit etme ve hedef belirleme cihazlarını içeren 9 milyon dolarlık hava savunma ekipmanı gönderdi. Ekipmanlar, Rusya ve Tacikistan devlet başkanları arasındaki mutabakat uyarınca, Tacikistan Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonu amacıyla Savunma Bakanlığına teslim edildi.
Alparslan Türkeş’in Hatırası Müzede Yaşatılacak
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla TİKA tarafından restore edilen MHP’nin kurucu Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in Lefkoşa’da doğduğu evdeki restorasyon çalışmaları tamamlandı. Müzede merhum Alpaslan Türkeş’in bizzat kullandığı eşyaların ve fotoğrafların sergilenecek. Tüm çalışmaların Mart ayı içinde tamamlanması planlanıyor.

Türk’ün Yürek Sızısı: Hocalı Soykırımı

Türk’ün Yürek Sızısı: Hocalı Soykırımı

 

Ermenilerin, tarihi Azerbaycan topraklarında hak iddia etmeleri sivil ve masum halka silah kullanarak baskı oluşturmaları sonucunda ortaya çıkan bir mesele olarak bildiğimiz Dağlık Karabağ meselesinin tarihi, Çarlık Rusya’ya kadar uzanmaktadır. Süre gelen savaşlar ve Kafkasya da masaya getirilen türlü planların ardından 1828 yılında İran ve Çarlık Rusya arasında imzalanan Türkmençay Anlaşmasının ardından Azerbaycan toprakları resmen işgal altına alınıp ikiye bölünmüştür.

Çarlık Rusya, Revan Hanlığı (bugünkü Ermenistan’ın Başkenti) da dahil olmak üzere Kuzey’de yer alan bütün Azerbaycan topraklarını işgal etmiştir. Çarlık Rusya, işgal ettiği topraklarda sömürgecilik faaliyetlerine hız kesmeden devam ederken, bir yandan da bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere çeşitli halkları kadim Azerbaycan topraklarına yerleştirmiştir. Çarlık bünyesinde ki farklı halklardan oluşan bu göç dalgasında en önemli payı ise Ermeniler oluşturmuştur.

Çarlık Rusya’nın Kafkasya da ki temel hedeflerine ulaşmak için kullanabileceği en etkili silah olan Ermeniler, kendilerine verilen ‘’tarihi vazifeyi’’ hızla ifa etmeye koyulmuşlar, bugün de hala hafızalarımızda ki yerini koruyan Hınçak, Taşnaksutyun gibi terör yapılanmalarını oluşturarak bölgede yaşayan Azerbaycan Türklerine çeşitli baskı ve zorbalıklara başlamışlardır. 1900’lü yılların başından itibaren Çarlık Rusya’nın öncülüğünde bölgede yürütülen çok boyutlu sistematik plan başarıya ulaşmıştır. Başta Gence ve Bakü olmak üzere, Karabağ ve birçok Türk şehrinde Ermenilerin katliamı ile karşı karşıya kalınmıştı. Azerbaycan topraklarının hemen her yerine yayılan bu katliamların amacı Taşnaksutyun çeteleri tarafından ‘’Büyük Ermenistan’’ a giden yolda atılması gereken zaruri adımlar olarak ifade ediliyor, yapılan katliamlar büyük bir soğukkanlılıkla devam ediyordu.

 

Soykırım Gecesi

 

Tarih 1992 yılının Şubat ayını gösterdiğinde ise, Ermeniler 336. Sovyet mekanize alayının da desteği ile, Hocalı kasabasına 25 Şubat gecesi var güçleri ile saldırmışlardır. Kış mevsiminin bütün çetinliği ile geçtiği Hocalı’da, halk ısınma başta olmak üzere birçok olumsuzlukla mücadele etmektedir. ‘’Barış’’ yalanları ile Hocalı’da yaşayan Türkler tamamen silahsızlandırılmış bir vaziyettedir. Kuşatma altında bulunduğu için, insani yardım maddelerinin dahi, giriş çıkışları Ermenilerin ‘’vicdanlarına’’ kalmıştır. İnsanlık tarihinde eşine az rastlanır bir barbarlıkla, resmi kayıtlara göre bir gecede 613 sivil katledilmiştir. Daha doğrusu Hocalı’da yaşayan Azerbaycan Türkleri, planlanmış bir vaziyette soykırıma tabi tutulmuştur. Soykırımın yapıldığı gece ve ertesi gün ortaya çıkan tablo, soykırımı dünyanın gözleri önüne sermiştir. Ne yazık ki, aradan geçen 26 yılda medeni dünya hala başını Hocalı’ya çevirmeye cesaret edememiştir. Hocalı’da o gece yaşananlar, 100 yıl önce atalarının Anadolu topraklarında yaptığı toplu katliamların tekrarı niteliğini taşımaktadır. 1915 de meydana gelen olaylarda olduğu gibi, hamile kadınların karınları kesilmiş, çocukların diri diri gözleri oyulmuş, burunları kulakları kesilmek suretiyle ölüme terk edilmişlerdir. Günahsız bebeklerin başları ile Ermeni askerleri top oynayıp, dilediklerince ‘’gönül eğlendirmişler’’ dir. Canlı canlı derisi yüzülen çocukların kaç dakikada öldüğü hesaplanmış, yaralı halde ateşe atılarak yakılan insanların ölüm çığlıklarını, Ermenilerin ‘’zafer naraları’’ bastırmıştır.

 

Türkiye ve Türk Dünyası Ne Yapmalı?

 

Aradan geçen 27 sene de soykırımın hesabını ne yazık ki soramadık. Her geçen yıl biraz daha duyulsa da, Hocalı Soykırımını dünyaya henüz anlatabilmiş değiliz. Azerbaycan topraklarının %20sinin hâlâ Ermenistan’ın işgali altında bulunduğunu, bu topraklarda yaşayan Azerbaycan Türklerine ise kendi vatanlarında yaşam hakkı tanınmadığı hakikatini uluslararası arenada ifade etme kabiliyetinden yoksun bir haldeyiz. İşgalden önce bu topraklarda yaşayan Azerbaycan vatandaşlarının şuan mülteci konumunda, doğduğu topraklardan uzakta yaşamlarına devam etmeleri bizi ne zaman rahatsız edecek?

Azerbaycan Türkiye ilişkileri denildiğinde, iki ülke de de hemen herkesin ilk aklına gelen ve yürekleri sıcacık eden ‘’Bir Millet İki Devletiz’’ sözü ne yazık ki Hocalı’da buz tutmuştur. Gazi Mustafa Kemal’in ‘’Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir’’ sözü Hocalı için askıya alınmıştır.

Meksika, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna-Hersek, Peru, Honduras ve Sudan Hocalı Soykırımını parlamentolarında tanırken, kardeş ülke Türkiye neyi beklemektedir? 7 bağımsız Türk Cumhuriyetinden biri olan ve bulunduğu coğrafya itibari ile Türkiye’nin Kafkasya ve Türkistan’a açılan en sağlam kapısı konumunda bulunan Azerbaycan’a sahip çıkamıyor, 350 milyonluk Türk Dünyası olarak, 3 milyonluk Ermenistan ile baş edemiyor isek, hangi kardeşlik hukukundan bahsedeceğiz? Biz Ermenistan’a gereken cevabı vermedikçe, Ermenistan Azerbaycan başta olmak üzere Türkiye ve Türk Cumhuriyetlerine karşı düşmanca tavırları devam edecektir. Son olarak PKK terör örgütünün ‘’eğitim kamplarını’’ Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında yeniden yapılandırdığı noktasında gelen haberler, Türk Cumhuriyetlerinin ortak bir duruş ile Ermenistan’a gereken cevabı acilen vermesini, Karabağ başta olmak üzere, işgal edilen Azerbaycan topraklarını terk etmesini sağlamalıdır. Türk Konseyinin ilk Devlet Başkanları toplantısında ortak bildirge ile Hocalı’da yaşananlar soykırım olarak tanınmalıdır.

ABD BİRİNCİ UZAY SAVAŞINA MI HAZIRLANIYOR?

ABD, BİRİNCİ UZAY SAVAŞINA MI HAZIRLANIYOR?

 

1939 yılında 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, ABD’nin 185 bin kişilik bir ordusu, 500 milyon dolardan daha az yıllık bütçesi vardı. ABD, kendisini bağlayıcı nitelikte ittifaklar yapmaktan ve yabancı ülkelerde askeri güç bulundurmaktan kaçınıyordu.

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra ABD dev bir kara, hava ve deniz gücüne sahip oldu. Yalnız Savunma Bakanlığının bütçesi 300 milyar doları aşmıştı. 2019 savunma bütçesi ise 725 milyar dolara ulaşmış durumda. ABD’nin 150 ülkede 1000 askeri üssü ve yaklaşık 350 bin askeri de ittifak kurduğu bu ülkelerde yer alırken, bunu dünyayı birkaç kez yok edebilecek düzeyde bir askeri güç olarak gösteriyor.

 

Ekonomik ve askeri kapasite güçlü olmaya yetiyor mu?

 

Bugün ABD, askeri gücünün 1930’larla karşılaştırılamayacak düzeyde kuvvetlendirmesine ve ekonomik olarak zengin olmasına rağmen eskiye oranla kendisini dış kaynaklı ekonomik tehditlere karşı savunmasız ve çok daha güçsüz hissediyor. Belki de bunun en önemli nedenlerinden biri, artık yeni uluslararası sistemde en çok askeri harcama yapan veya ekonomik olarak en güçlü olan ülkenin dünyanın hakimi olamayacağıdır. Kendini eski tip Roma gibi gören ABD dünyadaki tüm siyasal gelişmelere müdahale hakkını kendinde görüyordu. Yeni dünya düzenini kurmanın Amerika’nın kaderi olduğuna inanıyorlardı.

 

Kara, deniz, hava ve uzak hakimiyet teorileri ABD için önemi nedir?

 

ABD’nin “dünya imparatorluğu” düşüncesinin geçekleşmesi için kara, hava, deniz ve uzay hakimiyet teorileri büyük önem taşımaktadır. Özellikle büyük savaşların kendi yaşam alanına uğramadan uzak coğrafyalarda devamını sağlamak ABD ulusal çıkarları için hayati önemdedir.

Bu bağlamda denizlerin Clausewitz’i olarak görülen Alfred Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisine göre, denizlerin, özellikle de stratejik öneme sahip dar su yollarının kontrolünün büyük güç statüsü için büyük önem arz ettiği sonucuna varmıştı. Yani denizler karalara göre çok daha iyi hareket kabiliyeti ve ulaşım sağlar. ABD bu anlayışı ile amacı muhtemel savaşları ABD kıtasının ötesinde tutmak, bunu yaparken de Avrupa ve Avrasya’da büyük donanmaları ile okyanusların kontrolünü sağlamaktı.

Mackinder’in Kara Hakimiyeti Teorisine göre ise Kalpgah olarak görülen Doğu Avrupa’ya sahip olan dünyanın hakimi olacaktır. Bunun nedeni ise bölgede bulunan zengin enerji kaynakları ve jeopolitik konumu. Tabi burada artık ABD için Avrasya coğrafyasının kontrolünün sağlanması Rusya ve Çin gibi tehdit algıladığı ülkelerin çevrelenmesi bakımından önem taşımaktadır.

Hava hakimiyet teorisinde ise ABD, deniz ve karar gücünün tek başına yeterli olmayacağını, bu nedenle hava gücü için yeni stratejilerin geliştirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda kara ve deniz gücü hava gücüne bağımlıdır. ABD hava gücünü mutlaka eline geçirmelidir.

 

Uzay, uydu, bilgisayar ve haberleşme alanlarındaki gelişmeler ile devletler de güvenliklerini sağlamak adına uzay çalışmalarına hız veriyorlar. Dolayısıyla ABD’de uzak çalışmalarına dünyada en büyük bütçeyi ayıran güç olarak kendini gösteriyor. ABD’nin Uzak Hakimiyeti teorisine göre uzaya hakim olan dünyaya hakim olur, aya hakim olan ise uzaya hakim olur.

 

Trump, “Uzay Ordusu” kuruyor.

 

Son olarak ABD Başkanı Trump, uzay gücünün ABD Silahlı Kuvvetlerinin 6. kolu olarak kurulmasını onayladı. ABD Savunma Bakanlığı da uzayı olası bir savaş alanı olarak görerek bu politikayı onayladı.

Bu kararın en çok Rusya ve Çin’i rahatsız edeceği aşikar. Geçmiş dönemlerdeki nükleer silahlanma yarışının getirdiği dehşet dengesi dünyayı büyük bir nükleer savaşın eşiğine getirmişti. Şimdi ise Trump’ın uzay ordusu kurma kararı bir büyük dünya savaşının uzayda, adeta yıldız savaşları şeklinde mi gerçekleşeceği sorusunu meydana getiriyor. Şüphesiz güvenlik adına atılan her bir adım, gerçekte dünyayı daha güvenliksiz hale getiriyor.

 

Hülasa.

 

İster uzayda, ister yeryüzünde olsun yeni savaş alanları veya cepheleri açmanın barışa katkı sağlayacağını düşünmek imkansız. Fakat gelişen teknoloji ve yapay zekanın günlük hayata girmesinin yanında ülkelerin savunma sanayilerinde de yerini alması, önü alınamadığı takdirde uzay savaşlarının olasılığını arttırıyor.

FIRAT KALKANI VE ZEYTİN DALI HAREKATLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

FIRAT KALKANI VE ZEYTİN DALI HAREKATLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Türkiye, 1984 yılında Siirt’in Eruh ilçesinde yaptığı saldırıyla ayrılıkçı terör örgütü PKK ile tanıştı. PKK, 1980 öncesi dönemlerde de Marksist-Leninist terör grupları içinde tohumlarını barındırıyorsa da hükumet yetkililerinin zaaflarından faydalanarak etkinliğini gitgide pekiştirdi. Hatta 1980’li yılların ortasına doğru bile terör örgütü yeterince ciddiye alınmadığı için önlemler gerektiği gibi alınmamıştır. Dış güçlerin de gerek ekonomik, gerek lojistik gerekse de psikolojik desteğini alan terör örgütü, etkinliğini yurt içinde ve Suriye-Irak sınırında sürdürdü. 1990’lı yıllara gelirken Irak’ta ve İran’da, 2000’li yılların ortalarından itibaren ise Suriye’de PKK ile ilişikli örgütler ortaya çıkmaya başladı. Bu yazıda asıl olarak Suriye’de kargaşadan faydalanarak ortaya çıkan YPG’nin, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Akdeniz’e ulaşarak dört parçalı Kürdistan’ı kurma idealine karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapmış olduğu hamlelerin jeopolitik nedenleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Dört parçalı Kürdistan hedeflemesine geçmeden evvel bu düşüncenin ideolojik kökenlerine eğilmek gerekmektedir. Teröristbaşı, bebek katili Öcalan’ın ifadelerinden ve 2011 yılında toplanan ve “Demokratik Toplum Kongresi” adı verilen güruhun beyannamesinden anlaşılacağı üzere, dört parçalı Kürdistan düşüncesi Murray Bookchin’in fikri önderliğini yaptığı Konfederalizm fikrine dayanmaktadır. Buna göre Suriye, Irak, İran ve Türkiye’de belirli toprak parçaları üzerinde “demokratik özerklik”e dayalı bir sistem kurulacaktır. Her bölge kendi yöneticilerini mahalli yapılardan bölgesel yapılara, oradan da konfederal yapılara kadar kendisi seçecektir.[1]

Bu düşünce temelde ulus-devlet yapısının tam zıttında yer aldığı için, bölgedeki ulus-devlet yapılanmasının aşındırılması en öncelikli hedef olmuştur. Bu bağlamda Graham Fuller tarafından daha 1998 yılında kaleme alınan “Türkiye’nin Kürt Meselesi” olarak Türkçe’ye çevrilen eserin incelenmesi mühimdir. Nitekim 2008-2015 yılları arasında sürdürülen adına “Demokratik Çözüm”, “Barış Süreci” ve “Çözüm Süreci” denilen döneme bakıldığında, yapılanların birçoğunun Fuller’in eserleriyle özdeşleştiği görülmektedir. Kendisi de bir istihbaratçı olan Abrowits tarafından yazılan önsözde kitabının amaçları şöyle sıralanmaktadır: “ (1) Ülkenin mevcut sınırları içerisinde yasal bir Kürt kimliğini ortaya koyan, (2) Güneydoğu’daki mevcut askeri yaklaşımı çarpıcı bir biçimde azaltan veya değiştiren, (3) Kürt siyasi partilerini taciz etmek veya kapatmak yerine koruyan, (4) Kürtlerin kendi dillerinde eğitim almalarına imkan veren ve  (5) merkezi idareden yerel idareye geçen bir çözüm”[2] Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in bütün varlığıyla karşısında yer aldığı “Çözü(l)m(e) Süreci” hatırlandığında, yukarıda sayılanların teker teker gerçekleştirilmek istendiği görülecektir.

Bu yazının amacı “Çözüm Süreci”nin bir kritiğini yapmak olmamakla birlikte, Suriye’de PKK yapılanmasının önünü açan ve terör örgütünü orada güçlendiren etmenlerin irdelenmesini gerektiğini belirtmektir. Zira 2017 yılında Florida Merkez Üniversitesi’nde en başarılı tez unvanını alan Grayson Lanza’nın yazmış olduğu “Kürt Ulusal Hareketinin Çağdaş Bir Analizi ve Karşılaştırılması: Suriye, Irak ve Türkiye” başlıklı teze bakıldığında; PYD’nin Suriye’de kuvvetlendirilmesini doğrudan Türkiye’deki “Çözüm Sürecine” dayandırdığı görülmektedir.[3] Gerçekten de Türkiye’nin müdahale etmemesinden faydalanan PKK  güçleri, Suriye’deki kargaşadan da faydalanarak, Suriye’nin kuzeyine yerleşmiş ve otonomi elde etmeyi başarmıştır. Aynı zamanda DAEŞ gibi radikal terör örgütleriyle göstermelik çatışmalar yaparak Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de itibarını arttırmış,aynı zamanda kadın teröristlerin kullanımının reklamını yaparak saygınlık kazanmaya çalışmıştır.

DAEŞ’in hem Irak’taki hem de Suriye’deki misyonunun da yazının çerçevesinde değerlendirilmesi doğru olacaktır. Nitekim hem bölgedeki Türkmenlerin tanıklıkları[4] hem de jeopolitik haritaya bakıldığında; DAEŞ’in, Irak ve Suriye’de daha çok Türkmenlerin ve Arapların olduğu bölgeye saldırdığı, orada katliamlar gerçekleştirdiği, kısacası bir etnik temizliğe gittiği ancak Birleşik Devletler ve Fransa gibi koalisyon güçlerinin destekleriyle YPG’nin ve Peşmerge güçlerinin, DAEŞ’in işgal ettiği bölgeye hareket ettikleri ve göstermelik çatışmalarla oraları ele geçirdiği görülmektedir. Hülasası önce DAEŞ etnik temizlik yapmış, böylece YPG’nin sorunsuz bir şekilde bölgeyi ele geçirmesi sağlanmıştır. Bu sayede PKK ile ilişikli terör örgütlerinin eş zamanlı olarak hem Irak’ta hem de Suriye’de etkinlik kazanmaları kolaylaşmıştır.

Suriye ve Irak’ta istediği etkinliği kazanan PKK güçleri bu kez yönünü Türkiye’ye çevirmiş, 2015 yılından itibaren Suriye’de başarıya ulaşmış olduğu “şehir/sokak çatışmaları” taktiği ile Güneydoğu’da hendekler kazarak saldırıya geçmiştir. Daha önceleri “düşük yoğunluklu çatışma” ilkesiyle hareket eden, pusu kuran kalleş terör örgütü bu kez adeta cephe savaşına girişmiştir. F tipi örgütlenmenin (FETÖ) de destekleriyle ülkeyi terör ortamına sokmuştur. İçerisindeki hain yapılanmaya rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri olağanüstü bir özveri göstererek, Türk milletinin de duasını alarak başarıya ulaşmıştır. Buna karşılık Türk milletine daha büyük bir öfke besleyen okyanus ötesi güçler Türk devletini ortadan kaldırmak, iç savaşa sürüklemek maksadıyla 15 Temmuz 2016 gününde F tipi aracılığıyla kalkışma hareketi gerçekleştirmiştir. Türk milletinin şanlı direnişi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin şerefli generalleri ve askerleri, Türk Güvenlik Güçlerinin; Polis Özel Hareketi’nin kahramanca mücadelesiyle bu tehlike de bertaraf edilmiştir. Altını çizerek belirtmek gerekir ki bu darbe girişimi ile, yönetimi ele geçirmekten ziyade, ülkeyi iç savaşa sürükleyerek PKK’nin Güneydoğu’da etkinlik kazanmasını ve dört parçalı Kürdistan’ın üçüncü aşamasını da gerçekleştirmek istemişlerdir. Fakat bir gecede bu hain kalkışmanın bastırılmasıyla amaçları akamete uğramıştır.

15 Temmuz sonrasında Milliyetçi ve Ülkücü Hareket’in desteğini alan iktidar milli bir dış politikaya yönelerek Türkiye’nin güneyini çevrelemek isteyen terör güçlerine karşı harekete geçmiştir. Öncelikle El Bab’ın DAEŞ güçlerinin elinden alınmasıyla 24 Ağustos 2016 günü başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her şeye rağmen gücünü yitirmediğini ispat etmiştir. 24 Ağustos- 5 Eylül günleri arasında gerçekleştirilen operasyonlarla Türkiye sınırından DAEŞ terör örgütü silinmiştir. 29 Mart 2017 tarihine kadar geçen sürede Doğu’da Cerablus sınırından Güney’de El-Bab’a ve Batı’da Afrin’e kadar olan yerler terör örgütlerinden temizlenmiştir.[5] Amerika Birleşik Devletleri’nin söz vermesine rağmen PYD’den alınmayan bölge, Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle alınmıştır. Böylelikle dört parçalı Kürdistan’ın Akdeniz’e ulaşarak petrolünü iletebileceği, ticaretini gerçekleştirebileceği alana el konulmuştur. Sözgelimi sözde otonom devletin can damarı kesilmiştir. Aynı zamanda Afrin ile

Münbiç arasındaki bağ da kopartılmış, Türkiye’ye daha büyük bir tehdit oluşturulması engellenmiştir.

Tam da böylesi bir dönemde Irak Kürt Özerk Yönetimi bağımsızlık referandumuna gitmek isteyerek bölgenin dengelerini değiştirmek istemiştir. Türkiye’nin kararlı tutumuyla bu durum da engellenmiştir. Bölgedeki bu sorunların Okyanus Ötesi’nde sebepleri olduğu gibi Uzak Asya’da da sebepleri bulunmaktadır. Zira Çin’in Yeni İpek Yolu projesi kapsamında bu bölgenin önemi daha da artmaktadır. Bu projenin önünü kesmek isteyen Amerika Birleşik Devletleri bölgenin dinamiklerini oynamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin hatırı sayılır bir gelir elde edebileceği düşünüldüğünde, bu hattın Türkiye üzerinden değil de dört parçalı Kürdistan üzerinden geçirilmek istenmesi de oldukça manidardır.

Bütün bunları çok iyi bir şekilde değerlendiren Türk devlet aklı, gözlerini Afrin bölgesine çevirmiştir. Dış güçlerce; YPG’nin tünellerle, tahkimatlarla ve modern silahlarla koruduğu bu bölgenin, Türkiye için bir Vietnam olması planlanmıştır. Nitekim Afrin’in karşısında yer alan Kilis’e sürekli füze saldırıları yapılarak adeta Türkiye’ye “Gel” diye çağrıda bulunulmuştur. Türk kurmaylarının soğukkanlılıkla planladığı, Türk diplomatlarının akıllıca yönettiği süreç sonucunda 20 Ocak 2018 günü “Zeytin Dalı Harekatı” başlatılmıştır. Operasyonun ilk aylarında hava harekatları ve top atışlarıyla Cinderes, Burseya Dağı ve Racu hedef alınmıştır. 20-26 Ocak arasında 340 hava harekatı başarıyla gerçekleştirilmiştir.[6]Ardından gelişen süreçte kara harekatı da yapılmış ve Afrin şehir merkezi kuşatılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin adeta destan yazdığı bu operasyonda beş bin küsür terörist etkisiz hale getirilmiştir. Nihayetinde Afrin şehir merkezi de ele geçirilmiştir.

Sonuç olarak bakıldığında 1990’lı yılların başından itibaren Irak, Suriye, İran ve Türkiye hattında gerçekleştirilmek istenen dört parçalı Kürdistan hedefi Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarılı harekatlarıyla akamete uğratılmıştır. 30 yıldır siyasi, ekonomik ve diplomatik baskılarla geliştirilen süreç Türk devletinin milletiyle bütünleşmesi sonucu bozguna uğratılmıştır. Böylelikle Türk devletinin içerisindeki terör tehdidi en aza indirgenmiş, varlığını sınırdan tehdit edebilecek yapılar Fırat’ın Doğu’sunda Münbiç haricinde silinmiştir.

[1] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. : Mutlu, Ahmet, “’Demokratik Özerklik’in İdeolojisi Üzerine”, Demokrasi Platformu, S:27, Yaz, 93-120,(2011).

[2] Fuller, Graham, Türkiye‘nin Kürt Meselesi, Profil Kitap, 2011, s.9

[3]Lanza, Grayson, (basılmamış doktora tezi)  “A Contemporary Analysis and Comparison o fKurdish National Movements: Syria, Iraq, and Turkey”, University of Center Florida, Florida, 2017, s.35

[4]http://www.gazetevatan.com/suriye-turkmenleri-isid-isgal-ettigi-yerleri-daha-sonra-pyd-ye-birakiyor-849821-dunya/

[5]https://www.stratejikortak.com/2018/08/firat-kalkani-harekati.html

[6]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43121053

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNDE İLAHİYAT ÖĞRETİMİNİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI SORUNU

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNDE İLAHİYAT ÖĞRETİMİNİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI SORUNU

 

Üniversiteler, siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimin, bilimsel bilgiye dayalı olarak istikrarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi,  kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi hususunda en önemli dinamiklerden birisidir. Bu kurumlar yoluyla bilimsel bilgi yaygınlaşarak kültür haline getirilebilir ve kültür de kendisini evrensel kalıplar içerisinde bu kurumlar yoluyla ifade edebilir. Evrensel eğitim, merkeziyetçilikten, gelenekçilikten ve tek tip eğitim vermekten uzak durarak ilgi alanlarını, metot ve yöntemlerini çeşitlendirmek suretiyle yereli evrensele taşımayı amaç edinir.  Üniversite, bilimsel bilgiyi üreten, öğreten ve yaygınlaştıran ve aynı zamanda teknik veya mesleki eğitim veren kurumlardır. “Araştırma ve eğitim birliğine dayanan geleneksel üniversite anlayışı”, son zamanlarda yeni ve özgün bilgi üretimine ve bilimsel araştırmalara dayalı eğitim verme yerine, teknik ve mesleki eğitime ağırlık vermeye, ulus devlet üniversitelerinden ticarî amaçlı bilgi üreten özel üniversitelere, sosyal bilimlerden çok tıp ve teknik bilimlere doğru bir yönelme söz konusudur. Modern dönemde Üniversitenin temel misyonu, sosyal devlet anlayışı ve liberal demokrasinin gelişmesi ve meşrulaştırılması için edebiyat, felsefe, tarih, sanat ve hukuk-siyaset merkezli sosyal bilimlerin ürettiği bilimsel bilgiyle toplumu aydınlatma ve ulus kimliğini güçlendirmek olarak şekillenmişti. Son zamanlarda ulus devlet ülküsünün zayıflamasıyla birlikte özel ve sivil üniversite anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Böylece modern üniversiteyi belirleyen en önemli özelliklerden birisi bilimsel eleştiri ve özerkliktir. Yüksek öğretimin içerik ve amaçları, daha önce ulus devletin tekelinde ve onun politikalarıyla belirlenirken, bugün küresel sermayelerin, ticari şirketlerin ve dini-toplumsal yapıların iradesiyle belirlenmektedir. Özellikle Türkiye’de Üniversite anlayışı, toplumsal dönüşümün sağlıklı bir şekilde yürümesinin önündeki engelleri bilimsel bilgi vasıtasıyla kaldırmak yerine, siyasi bir projenin parçası olarak yapılan köklü değişim ve dönüşümlerin haklılaştırılması ve meşrulaştırılması işlevini gördü.  Modern dönemde yüksek eğitim ve öğretim anlayışındaki değişim, dönüşüm, kırılma ve savrulmalar, genelde Türkiye’deki Üniversite anlayışını, özelde ise yüksek din eğitim ve öğretimini yürüten ilahiyat anlayışını derinden etkilemeye başladı.[1]

Evrensel düzeyde eğitim ve öğretim yapılandırılırken, fiziki imkanlar, eğitim kadrosu, öğrenci, eğitim programı, paydaşlar başta olmak üzere pek çok boyutun birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Bir ülkede eğitim ve öğretim ilköğretimden yüksek öğretime kadar bu unsurlarıyla bir bütündür; bu genel yapı göz önünde bulundurularak sorunlar sağlıklı bir şekilde teşhis ve tedavi edilebilir. İlahiyat eğitiminin yapılandırılmasının önündeki sorunların tespiti ve çözümünde de bu unsurların birlikte değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan ilahiyat eğitiminin yeniden yapılandırılmasının, Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar büyük bir karmaşanın yaşandığı ve felç olma aşamasına geldiği din eğitim ve öğretiminin yapılandırılması sorunuyla birlikte düşünülmesinde yarar vardır. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı İlköğretim, Ortaöğretim, Okulöncesi eğitimde din eğitimi, İmam-Hatipler, Diyanet kontrolündeki veya ondan bağımsız Kuran Kursları, Diyanet İhtisas Kursları, ilahiyat fakülteleri, İlahiyat Bilimleri Fakültesi, Özel Üniversitelere bağlı ilahiyat fakülteleri, bu fakültelerdeki ilahiyat, uluslararası ilahiyat, Dünya dinleri, yaygın din öğretimi, İngilizce ilahiyat, yüksek lisans ve doktora programları, ilahiyat fakülteleri dışında alternatif medrese eğitimi programları, eğitim fakültelerine verilen din kültürü öğretmenliği, ilahiyat ön lisans ve ilahiyat tamamlama (İLİTAM) programları ve yabancı Üniversitelerle işbirliği sonucunda yurtdışında açılan İslam ilahiyat fakülteleri ile buralarda okutulan akademik ilahiyat, imamlık, manevi bakım rehberliği ve İslam din dersi öğretmenliği programları  yüksek din eğitim ve öğretimin altyapısını veya eğitim sonrası istihdam alanlarını ilgilendiren önemli tartışma alanlarıdır. Bunların bir kısmı genel olarak yüksek öğretimin yapılandırılması çerçevesinde çözülebilecek türden sorunlar olmakla beraber, din eğitim ve öğretimi ilköğretimden yüksek öğrenime kadar  yasal dayanakları, teşkilat yapısı, fiziki imkanlar, programlar, öğretim kadrosu, öğrenci altyapısı, toplumsal ihtiyaçlar, dini ihtiyaçlar, istihdam alanları, paydaşlarla ilişkiler, dünyadaki konuyla ilgili gelişmeler ve benzeri alanlardaki sorunların tartışmaya açılarak eğitim çıktılarının niteliğini artırmak için öğrenciler ile öğretim üyeleri ve yöneticiler arasındaki ilişki ve rolleri konusunda köklü değişikliklere gidilerek yeniden yapılandırılmalıdır.[2] Böyle bir yapılandırmanın bir çok müstakil sempozyum, eğitim şurası, kongre veya çalıştayın konusu olduğunun farkında birisi olarak, tebliğimde, ilahiyat fakültelerinin  programlarının yeniden yapılandırılması ile ilgili bazı önemli sorunlar ve bunlarla ilgili çözüm önerileri üzerinde duracağım. Ancak genelde yüksek öğretimin özelde yüksek din eğitim ve öğretimin yapılandırılmasında Uluslar arası standartlardan özellikle “eğitimde kaliteyi artırmak”,  “araştırma ve yeni bilgiye dayalı eğitim-öğretim yapmak”, “insan kaynaklarını geliştirmek”,  “öğrencilerin kalitesini artırmak”,  “Öğrenci merkezli eğitim ”,  “araştırma ve bilimsel yayınlarda kaliteyi artırmak”,  “kurumsal yapıda ve yönetimde kaliteyi artırmak”,  “kurum kültürünü geliştirmek” ve “eğitim teknolojisinden yararlanmak”  gibi uluslar arası standartların temel ilke olarak benimsenmesi şarttır. Ben tebliğimde bunlar üzerinde durmayacağım, ancak bu standartların ilahiyat eğitiminde en az diğer alanlarda olduğu kadar önemli olduğu ve bunların gerçekleştirilmesinin ilahiyat fakültelerinin misyon ve vizyonunun merkezine yerleştirilmesi gerektiğini belirtmekle yetineceğim.

Batı’da ve Doğu’da evrensel eğitimin olmazsa olmaz unsurlarından birisi, yüksek din eğitimi ve öğretimidir. Batı’da bu eğitim devlet üniversitelerine veya kiliselere bağlı teoloji fakülteleri yoluyla verilmektedir. Bu sebeple yüksek öğretimin yapılandırılması, yüksek din eğitimi ve öğretimin görmezden gelinerek yapılamaz. Ancak bu süreçte karar verilmesi ve çözülmesi gereken bazı  sorunlar bulunmaktadır: İlahiyat mı İslam ilahiyatı mı? İlahiyat bir meslek mektebi mi yoksa evrensel bilgi üreten bilim müessesesi mi? İlahiyatın çıktısı mütehassıs/din alimi//mütefekkir (akademisyen) mi,  mütefennin/ mütedeyyin/daî (ilahiyat teknisyeni) mi? Tektipleştirici program mı Program çeşitliliği mi? Program yapılanması mı Bölüm yapılanması mı?

Zihniyet Kutuplaşması Sorunu

Toplumumuzun son iki-üç asırdan beri yaşadığı değişim ve dönüşümün arkasındaki zihniyet çatışması, Cumhuriyetin ilk yıllarında ilahiyat fakültesinin kurulması, kapatılması, tekrar açılması ve programlarının bir çok kere değiştirilmesi çalışmalarında da kendisini göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. İlahiyat fakültesinin kuruluşunda yaşanan tartışmalar ve sorunlar, bugünkü  ilahiyat eğitimine de yansımıştır.
Birinci ve ikinci ilahiyat tecrübesinde, ilahiyat fakültesi, Cumhuriyet’in vazgeçilmezlerinden olan laikliğin meşrulaştırılmasında, modernleşmenin gerçekleştirilmesinde  ve tek tip zihniyete mensup insanlar yetiştirilmesinde bir araç olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak ilahiyat fakültesine ilmî zihniyeti temsil etmek, tek umumî bir tahsil müessesesi olmak, mektep ve medrese çatışmasını ortadan kaldırmak gibi görevler verilmişti. Aslında ilahiyattan beklenen bazı görevler, yeni kurulan ulus devletin meşruiyeti ve yapılan inkılapların güçlendirilmesi, dini-politik söylemlerin önünün kesilebilmesi ve karşı devrime dönüşecek radikal eğilimlerin engellenebilmesi ile ilgiliydi. Beklenen destek istenilen düzeyde olmadı, ancak bu beklentiler ilahiyatın bilimsel amaçlarını gerçekleştirmesini de belli ölçüde engelledi. Ancak  devletler bu kurumlar arasındaki ilişki, devletin din politikası ve toplumun dini, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatındaki belirleyicilik  taleplerine göre şekillendi. Devlet, bu belirleyiciliği ortadan kaldırmaya veya dar bir alana hapsetmeye çalışırken toplum bunun daha derinlemesine olmasını istemektedir. Bu durum bir taraftan devletin batılılaşma ve laikleşme söylemi, diğer tarafta eğitim politikasında bilimsel zihniyet olarak pozitivizmi benimsemesi, İlahiyat Fakültesi’nin bu siyasete uygun olarak Tevhid-i Tedrisat içerinde yapılandırılmasını gerekli kılmış görünmektedir. Bunun sonucu olarak yeni Cumhuriyet, gelenekçi medrese ulemasının gücünü kırabilmek için yüksek din mütehassısları yetiştirecek bir proje olarak İlahiyat Fakültesi’ni, DİB’nin din hizmetlerini yürütecek din adamı yetiştirmek için de İmam-Hatip okullarını açtı.  3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrîsât, “ maziye bağlanan düşünüş tarzının yıkılıp, modern kültürün kurulması hareketi”[3] olarak görülmüştür.  Muhtemelen  ilk ilahiyat tecrübesi, kendisine yüklenen işlevlerden birisini, belki de en önemlisini, yani inkılaplara yeterli desteği sağlayamadığı için kısa sürdü. Ankara İlahiyat Fakültesi, ilk ilahiyat fakültesi kadar olmasa da, bilimsel zihniyet olarak “dini kritik edilebilir bir olgu düzeyinde ele almayı ve İslam’ın daha çok sosyolojik bir tasvirine ağırlık vermeyi önceleyen” [4] bir zihniyeti temsil etmekteydi. Böyle olmasına rağmen, İlahiyat Fakültesi ve onun akademik kadrosu, ne devletle  ne de toplumla güvenilir bir ilişki içerisinde olabilmiştir. Bu kurum toplum ve devlet  nazarında sürekli güven sorunu yaşamış ve bu ikisi nezdindeki itibarını aralarındaki dengeyi gözeterek korumaya çalışmıştır. Subaşı’nın dediği gibi, “devlete yaklaştığında dinsel yorumlama gücünün imkanı tartışılmakta, topluma yaklaştığı zaman da entelektüel tatminin sağlanmasında açıkça bir eksiklik yaşamaktadır.[5]   Bu sebeple ilahiyat öğretimi, Cumhuriyetin din politikasından ve eğitim politikasının bir parçası olarak uygulanmıştır.

Cumhuriyet döneminde daha sonraları yüksek din öğretimi kurumu olarak  ilahiyat fakültesinin Ankara’da yeniden açılması teklifi ile ilgili  hükümet adına söz alan  Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’nun konuşmaları ilahiyat eğitimi ve öğretimi ile ilgili tartışmalarda zihniyet çatışmasının yansımalarını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:
“ Bir ilahiyat fakültesinin kuruluşunda düşündüğümüz en önemli nokta şudur: Bugün üniversitelerimiz camiası içerisindeki bir ilim camiasıdır. Kurmak istediğimiz bu müessese Atatürk inkılabının bizi ulaştırdığı yeni medeni ve içtimaî hayat şartlarıyla mütenasip ve yeni cemiyetimizin hüviyetine layık bir müessese olacaktır. … Biz memleketimizde eski medrese tarzındaki tedrisatı yeniden canlandırmak ve onun yetiştirdiği tarzdaki adamları yeniden yetiştirmek düşüncesinde değiliz.  Bundan kati olarak içtinap kararındayız. Mektep ve medrese yüz yıl müddetle, Tanzimat’tan bu yana yan yana çalışmışlar ve memleketimizde iki türlü zihniyete sahip insan yetiştirmişlerdir. Bu iki türlü zihniyet sahibi insan bir asır boyunca süren dahili bir zihniyet mücadelesi içinde yuvarlanmışlardır. Tesisine teşebbüs ettiğimiz İlahiyat Fakültesi bu zihniyetle çalışan bir müessese olmayacaktır.  Memleketimizi, münevverlerimizi, yeniden bir zihniyet mücadelesine asla düşürmemek kararındayız. Bu ilmi camia içerisinde  teşekkül edecek bu müessesenin yetiştireceği yüksek din adamları sivil ve asker bütün münevverlerimizle aynı zihniyette, aynı emelde insanlar olacaklardır. … Bu itibarla İlahiyat Fakültesi müspet bir ilmi camia içerisinde  kurulacak ve bazı irticai hareketlere cesaret vermek şöyle dursun, onları menetmek, onları selbetmek ve onları yok etmek fonksiyonunu icra edecektir. Tanzimat’tan bu yana kurulmuş bütün müesseselerimiz gibi İlahiyat Fakültesi de bir meşale olacaktır ve hurafeciler bu meşaleden yarasalar gibi kaçacaklardır.” [6]

Bu konuşma yeniden açılacak ilahiyat fakültesinin ilkiyle aynı görevlerin yanı sıra irtica ve hurafecilerle mücadele şeklinde yeni bir takım görevleri de üstleneceğini göstermekteydi. Birincisinde olduğu gibi, bunun kuruluşunda da, “laiklik zihniyeti ve modern ilmî düşünceye sahip din adamları yetiştirmek gayreti hakim bulunmakta idi.” [7] Gelenekçi ve laik-modernist zihniyet çatışmaları, Ankara İlahiyat Fakültesi ve daha sonra açılan Yüksek İslam Enstitüsü ve İslami İlimler Akademisi gibi kurumlar üzerinde etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Özellikle Ankara İlahiyat Fakültesi modernleşmeci zihniyeti, yüksek İslam enstitüleri ise geleneksel medrese anlayışını sürdürmek isteyen gelenekçi zihniyeti temsil etmiştir.[8]

Dönemin siyasi atmosferi ve zihniyet çatışması çerçevesinde oluşan ilahiyat algısı, 2. ilahiyatın açılmasıyla da tartışılmaya devam etmiştir. Ali Fuat Başgil’in konuyla ilgili yazdıkları ile birlikte, ilahiyatla ilgili eleştiri laiklikle hesaplaşmaya dönüştü.  İlahiyat fakültesi ve İslam enstitüsünün kuruluş felsefesi araştırıldığında,  her iki kurumun  da yüksek din eğitim ve öğretimine farklı yaklaşımların sonucu oluştuğu açıkça görülecektir. Birisi bilimsel zihniyeti önceleyen ve mütefennin yetiştirmeyi ikinci plana iten, diğeri ise mütefennin yetiştirmeyi planlayan ve bilimsel zihniyeti ikinci sıraya koyan iki ayrı zihniyetin tezahürüdür.

1980 yılında İslam enstitülerinin ilahiyata dönüştürülmesi durumu değiştirmemiş, modernleşmeci zihniyet ile gelenekçi zihniyet çatışması devam etti. Bazı çevrelerde Batı bilim tarihinde üretilen tarihsel yaklaşım, aynen benimsenerek Kur’an ve hadisler ile tarihi olaylara uygulandı. Ancak bunu yaparken İslam’ın kendi klasik kaynakları ve kavramları üzerinden ve kendi bilginlerine referansla değil batılı kavramlar ve batılı bilim adamlarına ve eserlerine müracatla yapıldı. Klasik kaynaklara referansı olmayan bir eleştiri geleneği oluşturulmaya çalışıldı. 1. ve 2. ilahiyat fakültesi programlarında klasik kaynakların önemi ve eleştirisine büyük ehemmiyet verilmekteydi. Yeni kuşak ise, İslam’ın klasik dönemi ve eserleri konusunda yeterli donanıma sahip olamadı veya olmak istemedi. Modern batı bilim yaklaşımları ve teolojisi daha çok ilgisini çekti. Kendi kültürünü batılı kavramlar ve kaynaklar üzerinden analiz etmeye çalıştı. Bu yüzden tutarlı olmayı yeterince başaramadılar. İkincisi Başörtü ve 28 Şubat sorunu, genç ilahiyatçı kuşağı siyasi ve ideolojik çatışmaların içine çekti. Siyasi bir din söylemi üretmeye başladılar. Sert tarihselci söylem üreten bazı kimseler, bir çok sorunda, tarihsel-eleştirel yaklaşımı askıya alarak  siyasal bakış açısını tercih ettiler.

İlahiyat alanının bilimselliği ve bu alanda ihtisas sahibi kimselerin yetiştirilmesinde belirleyici unsur yöntem ve güvenilir-doğrulanabilir veya temellendirilebilir bilgi üretimi olmalıydı. Her ne kadar Sosyal bilimler yöntemine yakın durulduysa da ilahiyat bilimleri için, özel ve genel anlamda yöntem sorunu çözülemedi. Bilgi üretmenin yolları, metin tenkidi ve analizi gibi hususlar zayıf kaldı. Sadece dini bilgileri aktarmak sosyal bilim yapmak demek değildir. İlahiyat alanı, dini hayatı ve dini tecrübeyi, sosyolojik, psikolojik, antropolojik bir olgu olarak ele aldığında sosyal bilim olacaktır.  1998’de hazırlanan programlarda dinin doğru anlaşılması ve bilimsel yollarla dine yaklaşılması, son derece önemli bir söylemdi, ancak bu bakış açısı din bilimlerinin veya İslam bilimlerinin temeli yapılamadı. Bu olmayınca dini bilgi üretimi sosyal bilimin yöntem ve usulü doğrultusunda gerçekleştirilemedi. Bazı bölümlerde Usul ve yöntem sorunu tartışıldı, ama bilimsel çerçeveye oturtulamadı. İlahiyatlarda akademisyen olmak, bilgi yüklenen ve onu öğrencilere aktaran aracılar olarak görev üstlendi. Bilim ve ideoloji ile siyaset birbirine karıştırıldı. Dini doğru ve bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan akademisyenler ise, Laik, Oryantalist ve Pozitivist damgası vurularak hep kuşkuyla karşılandılar. İslam Bilimleri için bilimsellik ölçütü/ölçütleri titizlikle korunamadı ve bilim, dini anlamanın bir yolu olarak genel kabul görmedi. Akıl dışlandı, gelenek ve kontrolsüz bilgi (sufilik) ise kutsallaştırıldı. İlahiyatın başlı başına bir ilim olup olmadığı, hep tartışıldı. Pozitivist anlayışı benimseyenler ilahiyat için bir bilim denemeyeceğini savundu.[9]

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyasi alandaki zihniyet kutuplaşması belli ölçüde ilahiyat programlarının yenilenmesi çalışmalarında rekabet etmeye, bazen de birbirini devre dışı bırakacak kadar ciddi gerilimlerin yaşanmasına kadar vardı. Bu zihniyeti kutuplaşması, ilahiyatla ilgili tartışmalarda ve onun amaç, hedef  ve istihdam alanlarını tanımlarken şu karşıt kavramların üretilmesine sebep olmuştur: “yüksek diniyat mütehassısı-yüksek diyanet mütehassısı”, “ilmî müessese-dinî müessese”, “ilmî fakülte-medrese”, “ilahiyat fakültesi-İslam ilahiyat fakültesi”, “diyanete bağlı-üniversiteye bağlı”, “din eğitimi-din öğretimi”, “mütehassıs-mütefennin”, “mütefekkir-mütedeyyin”, “bilim adamı-alim”, “modernleşmeci-gelenekçi”, “ilahiyat fakültesi-diyanet akademisi”, “alaylı-mektepli”  ve “Sosyoloji/Felsefe fakültesi-İslami ilimler fakültesi”.  İlahiyatın veya yüksek din eğitimi ve öğretimi ile ilgili sorunların çözümünde, geçmişte düşülen hatalara düşmemek için, zihniyet kutuplaşması mantığıyla değil, İslam medeniyetinde medrese tecrübesini, Cumhuriyet dönemindeki ilahiyat tecrübesini ve dünyada şu anda var olan tecrübeleri doğru okuyarak ve de toplumun ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, bu kurumları İslamî değerleri yeniden üreten ve güncelleştiren yeni ilmî müesseseler olarak yapılandırma yoluna gidilmelidir.

Mütehassıs veya Mütefennin Yetiştirme Sorunu

Tanzimat’tan itibaren medreselerin programları üzerinde yapılan ıslahat çalışmalarında bir taraftan İslam bilimleri üzerinde derinleşmeyi öngören ve bu bilimlerin yeniden üretilmesini amaç edinen bölümler veya programlar açılırken, diğer taraftan okullaşma oranına paralel olarak  mütefennin yetiştiren yeni mektepler ve programlar ihdas edildi. Bu değişiklikler neticesinde  mütefennin yetiştirme politikası ağır basarak  bu durum belli ölçüde yüksek din eğitimi kurumları ve programlarına da yansıdı. İlahiyat’ın ilmî müesseseler veya dinî müesseseler olması, ilahiyatçı veya  İslam ilahiyatçısı, diniyat mütehassısı veya diyanet mütehassısı yetiştirmesi gibi sorunlar tartışmaların özünü oluşturmaktaydı. İlmi müesseseler olduğunda mütehassıs, dinî müesseseler olduğunda mütefennin yetiştirme misyonu öne çıkmaktadır. Hatta ilahiyat fakültelerinin Mearif  Vekaletine (Milli Eğitime) bağlanması, üniversite sistemi içerisinde yer alması veya Şeyhülislamlığa veya Diyanet İşlerine bağlanması sorunu da bu tartışmanın bir parçası oldu.

Osmanlı döneminde 1316/1 Eylül 1900 tarihinde Darülfünûn-i Şahane’nin bünyesinde “Ulûm-i Âliye-i Diniye” şubesi açılmıştır. Dört yıllık bu bölümde Tefsir-i Şerif, Hadis-i Şerif Usûl-i Hadis, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, İlm-i Kelam, Tarih-i Dini İslam dersleri konuldu. 1908 yılında Darülfünûn-ı Şahane,  İstanbul Darülfünun’u oldu. Ulûm-i Âliye-i Diniye şubesinin adı Ulûm-i Şer’iye Şubesi oldu. Emrullah Efendi’nin  reformunda Darulfünun’a bağlı bir Ulum-i Şeriye şubesi İslam’ın dogmatik ilimlerinden sonra Aristo mantığı, modern mantık , felsefe ve kelam cereyanlarının incelenmesine  ve de metodolojiye mühim bir yer ayrıldı. Bunlar mütehassıs yetiştirmeyi önceleyen ilmi zihniyetin bu tarihten itibaren oluşmaya başladığını açıkça gösterir. Hocalar hem klasik geleneği hem de batı düşüncesini iyi biliyorlardı. Ders programları buna uygun olarak İslam ilimlerinde mütehassıs yetiştirmeye yönelik hazırlandı. Programlarda yer alan dersler arasında,  Tefsîr-i Şerif, Hadis-i Şerif, İlm-i Ahlak-ı Şer’iye ve Tasavvuf, Usûl-i Fıkıh, İlm-i Fıkıh, Kelam, Siyer-i Nebevî, Tarih-i Din-i İslam ve Tarih-i Edyân, İlm-i Hilaf, Edebiyat-ı Arabiyye, Hikmet-i Teşri, Tarih-i İlm-i Fıkıh, Tarih-i İlm-i Kelam, Arap Felsefesi, Felsefe ve Tarih Felsefesi dersleri bulunmaktaydı. Emrullah Efendinin Ulum-i Şeriye programında derslerin ağırlık merkezi dinî idi.

18 Eylül 1914 (1330)’daki  medrese islahatında Medresetü’l-Mütehassisîn adıyla bir medrese açıldı. Böylece Darülfünûn’un bünyesindeki Ulûm-i Şer’iye şubesine gerek kalmayarak ilga edildi.[10]Osmanlı döneminde 1900/1908 yıllarında açılan medreseler, Maarif Vekaleti’ne bağlı iken, 1914 yılında açılan medrese Şeyhülislamlığa bağlandı. Yeni medreseliler arasında modernist ve batıcı zihniyette alimler yetişiyordu. Hilmi Ziya Ülken’in tespitlerine göre, “Meşrutiyet sonrasında medreseden bağımsız üniversite kadrosu içerisinde modern zihniyete uygun bir İlahiyat Fakültesi tasavvuru uyandı.” [11] Bunun sonucu olarak modern Türk üniversitesinin içinde İslamî ilimlerin ilmî zihniyet ile okutulması ihtiyacından dolayı, bir ilahiyat fakültesinin kurulması zorunlu hale geldi.[12]İlahiyat fakültesi ilk defa 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinin 1. fıkrasında  “yüksek diniyat mütehassısı” yetiştirecek umûmî bir tahsil müessesesi olarak tanımlandı: “Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.”  Bu fıkrada, üniversite yapısı içerisinde yer alacak olan ilahiyat fakültesine, yüksek diniyat uzmanlarını yetiştirmek görevinin verilmesi; imamet ve hitabet gibi “din hizmetlerini” yürütecek elemanları yetiştirme görevinin ise İmam-Hatip okullarına verilmesi dikkat çekicidir. Bu ayrım, Cumhuriyet döneminde mütehassıs ve mütefennin ayrımının ilk adımlarıdır. Ancak ilahiyat fakültesinin programlarının genel anlamda bir ilahiyat eğitiminin mi yoksa İslam ilahiyat eğitiminin mi hedeflendiği açıkça belirtilmedi. Ancak programda yer alan derslere bakılacak olursa, hedefin sadece ilahiyat olmadığı İslam ilahiyatının uzmanlarının yetiştirilmek istendiği açıktır. Talimatname’nin 8. maddesine göre okutulan dersler şunlardır: Tefsir ve Tefsir Tarihi, Hadis ve Hadis Tarihi, Fıkıh Tarihi, İçtimaiyat, Ahlak, Din-i İslam tarihi, Arap Edebiyatı, Felsefe-i Din, Kelâm Tarihi, İslam Feylosofları, Tasavvuf Tarihi, Felsefe Tarihi, İslâm Bediiyatı, Hal-i Hazırda İslam Mezhepleri, Akvâm-ı İslamiyye Etnografyası, Türk Tarih-i Dinîsi, Tarih-i Edyân. Batı kaynaklı medeni hukuk benimsendiğinden ve şeri hukuk terk edildiğinden dolayı, bu programda,  Fıkıh dersine sadece Fıkıh Tarihi olarak yer verilmiş, şerî hukukun okutulması istenmedi.[13] Şeri Hukuk yer almazken Sosyoloji, Entnografya ve Felsefe derslerinin yer alması dolayısıyla ilk ilahiyat programına İslam ilahiyat eğitimi olarak değil, genel anlamda ilahiyat eğitimi olarak bakılmıştır. Halbuki Medresetü’l-Mütehassîsin programından ve 2. ilahiyat programından pek farklı değildir.

Mütehassıs ve mütefennin yetiştirme görevi,  Cumhuriyetin ilk yıllarında “yüksek diniyat mütehassısı” yetiştirmek üzere ilahiyat fakültesi, “din hizmetleri  vermek üzere” imam-hatip okullarının açılması ayrı ayrı kurumlarda  verilmesi anlamına geliyordu. Bu yeni kurumların açılmasından kısa bir süre sonra, yeni ulus devletin kurucu iradesinin yaptığı inkılaplara ve köklü değişimlere yeterince destek vermemeleri dolayısıyla ve üniversitenin yeniden yapılandırılması bahanesiyle bu iki kurum kapanmakla karşı karşıya kaldı. Ancak Cumhuriyet dönemindeki 1. ilahiyat ve imam-hatip tecrübesi, “yüksek diniyat mütehassısı” ile “din hizmetleri” teknisyenliğini birbirinden ayırması bakımından oldukça önemli bir gelişmeydi.

Dinî bilimlerde ihtisaslaşmayı hedefleyen  ilk ilahiyat fakültesi, bu konuda kendisini ispat etmiş ve 1925-1933 yılları arasında toplam 20 sayıya ulaşan bir dergi yayımladı. Bu dergide yayımlanan makalelerde, içtimaî, dinî ve felsefî konulara ağırlık verildi. İslam Tarihi, İslam Sanatları Tarihi, Dinler Tarihi, Mezhepler Tarihi ve Kelam alanında yayımlanan bu makalelerin bilimsel düzeyleri ve değerleri, gerçekten sonrakilerle kıyaslanmayacak kadar  yüksektir. Bunlar, bugün ilahiyatın bilimselliğini gösteren klasikler arasında yerini aldı. Bu çalışmaların bilimsel değerinin, batıdaki bilimsel yayınlarla eşdeğerde olduğu pek çok kimse tarafından belirtildi.[14] İlk ilahiyat fakültesindeki bu bilimsel anlayış, bu insanları zaman zaman inkılaplar ve inkılapçılarla karşı karşıya getirdi. Çünkü inkılaplar ve inkılapçılar, “ emr-i vakileri ihdas edip sonra efkarı tenvir etmek” yolunu seçerken bilimsellik “ efkarı tenvir ettikten sonra emr-i vakileri ihdas etmek” yolunu seçiyordu[15]. Bu yöntem farklılığı, özellikle ilahiyatın devrim kanunlarına ve inkılaplarına ayak uyduramama şikayetine dönüştü. Örneğin Maarif Vekili Dr. Raşit Galip, 1 Ağustos 1933 yılındaki bir konuşmasında bu durumu açığa vurmuş ve muhtemelen 1933 yılında bu bilim kurumlarının kapanmasına sebep olmuştur: “ Memlekette siyasî, içtimaî büyük inkılaplar oldu. Darülfünûn bunlara karşı bîtaraf bir müşahit kaldı. … Hukukta radikal değişiklikler oldu. Darülfünûn yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf inkılabı oldu, özdil hareketi başladı. Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih telakkisi millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünun’da buna bir alaka uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darulfünun’u artık durmuştu. Kendisine kapanmıştı. … Türkiye gibi radikal bir inkılab memleketinde vatanın müstakbel zimamdarlarının terbiyesi, hayattan bu kadar uzak kalan, inkılabın seyrinden bu kadar geride duran bir müessese artık daha uzun müddet devam edemezdi.”[16] Aslında Cumhuriyetin kurucu kadroları, dinî terbiyeden ziyade milli terbiyeyi önemsiyorlardı. Nitekim Atatürk’ün 28 Eylül 1925 Samsun Ticaret Mektebinde yaptığı konuşmasında “ Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği terbiyenin millî terbiye olduğunu katiyetle ifade ettikten sonra diğerleri üzerinde tevakkuf etmiyeceğim.”[17] demiştir. İlk ilahiyat ve sonraki ilahiyatların tarihinde bu çekişme üstü örtülü bir şekilde hep sürmüştür.

14 Ocak 1948 tarihinde  Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Türk-İslam ilahiyat fakültesi açılması ve  2 Şubat 1948 tarihinde İslam ilahiyat fakültesi açılması şeklinde iki ayrı teklif verildi.[18] Cumhuriyet Halk Partisi, müftü, vaiz ve İslam dininde mütehassıs yetiştirmek için İslam ilahiyat fakültesi kurulmasını kabul etti.[19] Ancak hükümetin ve meclisin tercihi ilahiyat fakültesi oldu. Burada müftü ve vaizlik hizmetleri verecek elamanların yetiştirilmesi de ilahiyat fakültesinin yetkisine verildi. Muhtemelen bu hizmetleri yüksek diniyat mütehassısı içerisinde mütalaa etmiş gibi görünmekte ise de, zamanın hükümetinin 9 Mayıs 1949’da Meclise sunduğu  bir teklifte yüksek diniyat mütehassısı ile din hizmetleri verecek elamanların yetiştirilmesi bu fakültenin görevi olarak  belirlendi:
“ Din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, meslekî bilgisi kuvvetli ve düşünüşünde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi için lüzumlu şartları sağlamak maksadiyle memleketimizde de garptaki örneklerine benzer bir ilahiyat fakültesinin kurulmasını kararlaştıran Ankara Üniversitesi Senatosu, bu fakültenin şimdilik geniş tutulmasında zaruret olmayan kadrolarını ilişik cetvelde görüldüğü şekilde tespit etmiştir.”[20]

Kabul edilen bu teklifte geçen dini meseleleri sağlam ve ilmî esaslara göre incelemek, mesleki bilgisi kuvvetli ve ihatalı din adamları yetiştirmek  ifadesiyle mütehassıs ve mütefennin yetiştirme hususu birlikte zikredilmiştir. Ancak garptaki örneklerine benzer bir ilahiyat fakültesinin kurulması ifadesine bakılırsa ilmi ve uzmanlık tarafının ağır bastığı ve İslam ilahiyat eğitimi yerine ilahiyat eğitiminin hedeflendiği  görülmektedir. Mecliste yapılan tartışmalardan anlaşıldığına göre, ilahiyatın bilimsel zihniyeti ile medreseninki birbirinden ayrılmaktadır.[21] İkinci ilahiyat fakültesinde, ilkine yöneltilen eleştirilere muhatap olmamak için, “ İslâmiyet’i bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanması” gerektiği ve ilk ilahiyat fakültesinden  farklı olduğu vurgulanmaktadır. Birincisi bir nevi sosyoloji fakültesi olarak; ikincisi ise İslami bilgiler esas, sosyolojik bilgilerin yardımcı olacağı, akıl ve nassı mihver alan bir İslam ilahiyat fakültesi olarak tanımlandı.[22]  Aslında ikinci ilahiyat fakültesinin programı, birinci ilahiyatın programıyla zihniyet olarak ve yer alan dersler itibariyle hemen hemen aynıdır. Hatta İslam Hukuku, bu programda da İslam Hukuku Tarihi olarak yer aldı. Yalnız Arapça, Farsça  ve batı dilleri ile Felsefe, Mantık, Din Psikolojisi Din Sosyolojisi derslerine 1. ve 2. sınıfta yer verildikten sonra 3. ve 4. sınıflarda İslamî bilimlere yer verilmiştir. Bu programda da ilahiyat eğitimi, ilmî ihtisaslaşma paradigması üzerine kurulmuştu. İlk ve Orta öğretime ihtiyara bağlı, daha sonra seçmeli din dersleri konulması ve imam-hatip okullarının artmasıyla birlikte öğretmen yetiştirme (mütefennin) bir ihtiyaç haline geldi ve fakültenin ikinci misyonu bu oldu.

Dönemin siyasi atmosferi ve ideolojik kutuplaşmasının etkisinde kalınarak ilahiyatların İslam’ı araştıran kurumlar olarak görülmemesi, “İslam’ı araştıran bu dinin mümini olan din bilginleri yetiştirecek bir eğitim müessesesi olarak İslam enstitülerinin kurulması” fikrini doğurmuştur.  Ali Fuat Başgil 1954 yılında  “İslami ilimler enstitüsü” veya “ İslam ilahiyat enstitüsü” adıyla bir eğitim kurumunun kurulmasını teklif etmiş ve bu fikrini şu şekilde savunmuştur: “ Yalnız şuna dikkat edelim ki, Tevhid-i Tedrisat Kanununun vazıı, bilerek veya bilmeyerek (yüksek diyanet mütehassısı ile İlâhiyat Fakültesinden yetişecek olan yüksek ilâhiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. İlâhiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs ve filozoftur, din adamı değildir. (Yüksek Diyanet Mütehassısı) ise, her şeyden evvel, zühd-ü takva sahibi bir dindardır; saniyen de muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemal sahibi olmuş bir din adamıdır. Bunlardan biri hakkıyla inanmış, öbürü ise sadece iman üzerinde zeka oyunu oynamayı öğrenmiştir. Maarif Vekaleti’ne bağlı ve onun murakabesi altında yahut bugün Üniversite camiası içinde çalışan bir İlâhiyat Fakültesinde, itiraf ederim ki, yüksek ilâhiyat felsefecisi ve sosyologu yetişebilir. Fakat (yüksek diyanet mütehassısı) din adamı ve âlimi asla yetişemez. Çünkü tekrar edelim ki,  (yüksek diyanet mütehassısı) her şeyden evvel halis bir dindardır, zahid, müttekîdir; sonra da inandığı ve içinin samimiyetle kani olduğu dinde yüksek ilim ve kemal sahibidir. Bu vasıflardaki bir insanın yetişmesi için nasıl bir hava ve muhitin mevcut olması lazım geldiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. Şurası muhakkaktır ki, dünyanın hiçbir yerinde,  laik üniversite çatısı altındaki ilahiyat fakültelerinde din adamı ve âlimi yetişmemiştir. Üniversite gibi ladini bir camia içinde din adamı ve âlimi elbette yetişemez. Ve bunun yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilse yeridir. Kayalıkta pirinç bitmez. Devlet mekteplerinde, ortaokul ve lisenin ladini havası, hatta din aleyhtarı muhiti içinde yetişip on sekiz, on dokuz yaşına gelen bir genç aldığı bu aleyhtar terbiye ve menfi zihniyetle, idaresi ve hocaları çok kere dine muarız olan, sivil bir İlâhiyat Fakültesinde okuyup da din adamı olamaz.”[23] Ali Fuat Başgil, daha önce DİB Ahmet Hamdi Akseki’nin 18.12.1950 yılında  hazırladığı Raporda, “İslam ilahiyat fakültesi”’nin açılmasına karar verilmiş olmasına rağmen İslam’ın fakültenin adından çıkarıldığını ileri sürer: “Binaenaleyh bugünkü ilahiyat fakültesi katiyen memlekete lüzumlu olan din adamlarını yetiştirecek durumda değildir. Ve bu şerait altında bunun imkanı da yoktur. Bununla beraber üniversite dahilinde böyle bir fakültenin bulunmasına muarız değiliz, öyle bir müessese de bulunabilir. Bizim istediğimiz ise, bu değil, belki memleketin her sahasındaki dini ihtiyaçlarıyla mütenasip yüksek İslam âlimleri yetiştirebilecek hakiki bir din müessesesidir. Ve bu da, dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından idare edilmek suretiyle olacaktır. Bunun bir an evvel açılması ise memleket için hayati bir zarurettir.”[24] Ali Fuat Başgil de, bu fikri desteklemektedir: “ Bu Fakülteler, üniversite gibi ladini bir müessesenin içinde  ve çatısı altında değildir, Katolik veya Protestan enstitü ve üniversitelerin içindedir. Bu enstitü ve üniversitelerin ve bu ilahiyat fakültelerinin hocaları gibi idarecileri de tamamiyle (Yüksek Diyanet Mütehassısı) alimler ve din adamlarıdır.”[25]

 Yukarıdaki tartışmalar dikkatle analiz edildiğinde, aslında  bu tepkilerin kaynağında   ilahiyat fakültelerinin CHP tarafından açılmasının olduğu ve buna karşılık Demokrat Parti’nin alternatif olarak başka bir kurum oluşturma ve daha dini bir eğitim verme fikri olduğu görülecektir. Ali Fuat Başgil’e göre, Tevhid-i Tedrisat’ın  İslamî alanda yetişmiş olan mütehassısların kökünü kazımıştır. Bunun önüne geçebilmek için İslami İlimler Fakültesi kurulmasını teklif etmiş ve bir proje hazırlamıştır. Sonuçta 1959 yılında Yüksek İslam Enstitüsü açılmıştır. Daha sonra Muhammed Hamidullah’ın girişimleriyle İslam Enstitüleri İslami İlimler Fakültesi, Tamamlayıcı İlimler Fakültesi ve Yabancı Diller Fakültesinden oluşan bir akademiye dönüştürülmek istenmiştir. Ancak bu proje gerçekleştirilememiştir. [26] İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine bir alternatif oluşturma girişimin bir ürünü olduğu bu projede ifade edilen üç gayeden anlaşılmaktadır:
a) İdeal gaye: Ana kaynaklardan hüküm çıkarabilecek ilmî güce ulaşacak yüksek ehliyet, dinî terbiye ve seciye sahibi âlimler yetişmesine imkan sağlamak.
b) Enstitünün pratik gayesi: Asıl hedefi sırf ilim değildir. Memlekette duyulan ihtiyaçları karşılamaktır: 1) İmam Hatip okulları ve diğer okullarda din derslerinin hoca ihtiyacı, 2) İlim ve kültür nuruyla aydınlanmış müftü ve vaiz ihtiyacı, 3) Enstitüyü gayesine ulaştıracak, asistan, doçent ve profesör ihtiyacı.”[27]
Daha sonra alınan bir kararla orta ve muadil okullarla öğretmen okullarının  tamamında Din Dersleri öğretmeni olma şeklinde değiştirildi. Bu belgeler ve daha sonraki kanunlarda amaç şöyle belirlendi:  “İslam dininin esaslarına sadık kalarak müsbet  ilmin ışığı altında İslam ilimlerinin ve bunlara yardımcı bilgileri öğretecek İmam Hatip Okullarıyla ilköğretmen okullarına ve diğer ortaöğretim müesseselerine öğretmen yetiştirmek ve aynı okullardaki din dersleri öğretmenlerinin mesleki gelişmelerine yardım etmek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığınca kurulmuş dört yıllık bir yüksek okuldur. Bu müssese MEB’nın ihtiyaçları dışında Diyanet İşleri Teşkilatı’nda müftü, vaiz vesaire gibi din elemanlarını yetiştirmekle de görevlidir. Enstitütü, ayrıca Türkiye’de İslam ilimleri alanında araştırmalarda bulunmak ve araştırmaların neticelerini yurt ve dünya ilim âlemine sunmak amaciyle de vazifelidir.” [28]
Bu belge yüksek İslam enstitülerine, Türkiye’deki din eğitim ve öğretimi ile İslam ilimleri üzerine araştırmalar yapma görevini verdi. Ancak mütefennine ilave olarak öğretmenlik mesleğini tekeline almak istedi. İlahiyat Fakültesi Dekanı Bedii Ziya Egemen, Yüksek İslam Enstitüsü’nün açılış konuşmasında bu misyonuna vurgu yaparak:  “ Müslüman Türk evlatlarına İslam’ın gerçek ruhuna uygun din terbiyesini, din derslerini verecek öğretmenleri yetiştiren bir ilim müessesesi”[29]olduğunu ifade etti. Aydın bu iki kurumun amaçları itibariyle farklılığını şu şekilde açıklamaktadır: “İlahiyat Fakültesi, temelde teolog yetiştirmeyi, modern bilimlerin ışığında İslam düşüncesinin gelişmesine katkıda bulunacak insanları yetiştirmeyi amaçlarken, Yüksek İslam Enstitüsü, iyi eğitimli din görevlisi, İHL ve orta dereceli okullar için din eğitimcisi ve öğretmeni yetiştirmeyi kendisine amaç edinmiş durumdadır. Birincisi daha ziyade akademik hedefler ön planda iken, ikinci de bu yön ikinci plana atılmış gibi gözükmektedir.” [30]

1972-1973 ders yılından sonra fakülte 5 yıla çıkarıldı ve ilk yılda kaynak dili Arapça’ya, Farsça’ya,  bir batı diline ve ilahiyat eğitiminde ihtisaslaşmaya yardımcı olacak felsefe grubu derslerine ağırlık verildi. Son iki yılda İslam bilimlerinde ihtisaslaşmayı sağlayacak derslere yoğunluk verildi. Bu ihtisaslaşma Tefsir ve Hadis Bölümü ile Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü olarak yapılandırıldı.[31] Diplomalar da bu ihtisaslaşmaya uygun olarak düzenlendi. İmam-Hatip okullarının artması  ve seçmeli din derslerinin orta öğretim ve lise programlarında yer alması sebebiyle, Fakülte programına, muhtemelen İslam Enstitüleriyle yaşanan zihniyet çatışması dolayısıyla, ilk defa öğretmenlik misyonunu güçlendirmek için  ders programlarına iki ayrı ihtisas bölümüne 2 saat Pedogoji dersi konuldu. Bununla birlikte ilahiyat fakültesinin programlarda ihtisaslaşmanın esas alınarak iki ayrı bölüm oluşturulmasına bakılırsa, her ne kadar mezunlar öğretmenlik yapmak durumunda kalsalar da, bu kurumun ihtisas yönünün ilahiyat teknisyeni veya öğretmen yetiştirme yönüne ağır bastığı söylenebilir.

İslam enstitülerinin ilahiyat fakültesine dönüştürülmesiyle birlikte, ilahiyat programları da değiştirildi.  1982-1991  yılına kadar okutulan programlar incelendiğinde ilahiyat programlarının ihtisaslaşma boyutunun zayıflamaya başladığı ve öğretmen yetiştiren meslekî kuruma dönüştüğü görülecektir. Daha önceki programlarda hikmet dersleri öncelenerek felsefe ve mantık grubu dersleri ilk yıllarda verilirken, bu programda pedagojik formasyon dersleri büyük bir yekün tutmuş,  hikmet ve hüküm karışık olarak birlikte verilmeye ve de ilahiyat fakülteleri, İslam enstitülerinin misyonunu üstlenmeye başlamıştır. Arapça hazırlık sınıfının konulması ve Farsça’nın 8 saat yapılması İslam kültür ve medeniyetini anlamanın aracı olan bu bilimlere önem verilmesi bakımından önemlidir. Bu program, 12 Eylül’ün de etkisiyle öğrenciye ihtisaslaşmak ve ilmî uzmanlaşma için boş zaman bırakmayan ve onu ders yoğunluğu altında meşgul eden bir program olduğundan,  mütehassıs kimliği zayıflamış, mütefennin kimliği öne çıkmaya başlamıştır.

1997 yılındaki değişiklik ilahiyat fakülteleri açısından son derece önemli bir açılım getirmekteydi. 1970’li yıllarda İlahiyat akademik eğitiminin yanı sıra öğretmen yetiştirme  ile birlikte 1997 yılına kadar iç içe yürüyen yüksek din eğitim ve öğretimi, bu tarihten itibaren iki ayrı program halinde planlanmıştı. Böylece ilahiyat eğitimi ve öğretmenlik eğitimi birbirinden ayrılmıştı. Bu ayrım ilahiyatlardaki ihtisaslaşma ile ilahiyat teknisyeni olarak öğretmenlik bölümünün ayrımı anlamına gelmekteydi. Ancak ilahiyat programından Arapça hazırlık sınıfının kaldırılması, Arapça, Farsça ve yabancı dillerin yeterince verilememesi ve hikmet dersleri ile hüküm derslerinin karıştırılması programların ihtisas eğitimi boyutunu zayıf düşürmüştür. Bununla birlikte zorunlu ve seçmeli dersler mantığının benimsenmesi, araştırma ve incelemeye yönelik olarak ders saatlerinin azaltılması,  öğrenci için özel ilgi alanları oluşturmasına ve belli alanlarda ihtisaslaşmasına imkan tanımıştır. Özellikle DİKAB programı,  mütefennin yetiştirme misyonunu hakkıyla yerine getirmiştir. Ancak buna rağmen her hangi bir araştırma ve inceleme yapılmadan bu programlar eğitim fakültelerine aktarılmıştır. Bazı ilahiyat fakültelerinde eğitim fakültelerinin birikiminden faydalanmadan yürütülmesi gerekçesi hariç, böyle bir değişikliğin tutarlı bir yanı yoktur. Şu anda da eğitim fakültelerinde alan bilgisini verebilecek ilahiyat   fakültelerinden yeterince yararlanılmadan yürütüldüğü için, bu bölümler büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Diğer taraftan eğitim fakültelerindeki bu programların, ilahiyatların bulunduğu yerlerde kısmen işbirliğine gidilerek yürütülmesi bir kenara bırakılırsa, son zamanlarda iki üç ilahiyatçı öğretim elamanı takviyesiyle bu programın yürütülmesi gelecek nesillere din kültürü verecek bu kuşağın oldukça zayıf yetişmesine sebebiyet verecektir. Buna karşın ilahiyat fakültelerinin  ilahiyat programlarına tekrar pedagojik formasyon derslerinin yerleştirilmesi veya program dışında verilmesi, fakültelerin hem akademik (ihtisas)  kimliğine hem de mütefennin yetiştirme kimliğine büyük zarar verecektir. Bu iki alanın birbirinden ayrı programlar halinde verilmesi kaçınılmazdır.

Merkeziyetçilik ve Tektipleştiricilik Sorunu

Osmanlı’nın son yüzyılından başlayıp Cumhuriyet döneminde devam eden ıslahat ve inkılapların teknik, siyasi, toplumsal, askeri, ekonomik alanlarla  sınırlı kalmadığını dini kurumlar ve din eğitimi alanını da içine aldığını görmekteyiz. Bunun sonucu olarak din eğitimi veren medreseler, bu süreçte  tartışmaların odağında yer almış ve bu kurumların ıslahı veya yeniden yapılandırılması için pek çok ıslahat yapılmıştır. Bu ıslahatın bir kısmı Osmanlı toplumunun kendi iç dinamiklerinin, bir kısmı ise dış dinamiklerin zorlaması ile yapılmış görünmektedir. Yüksek din eğitim ve öğretimi alanında 19. ve 20. Asırda yapılan ıslahat, genel olarak programlar üzerinde olmuştur. Toplumsal ihtiyaç analizleri yapılarak, toplumdaki dinî-toplumsal yapılar dikkate alınarak, din eğitim ve öğretiminde dünyadaki gelişmeleri yakından izleyerek değil “mektep-medrese” veya “mektepli-alaylı” kutuplaşması çerçevesinde  merkeziyetçi ve tektipleştirici bir anlayışla ve siyasi projenin bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir. Mecliste yapılan konuşmalarda ilahiyat fakültesinin tek tip insan yetiştirme gibi bir amaca hizmet edeceğine dair önemli vurgular bulunmaktadır: “Bir tek terbiye vermek ve bir tek zihniyet sahibi insanlar yetiştirmek, bir tek bütün millet meydana getirmektir.”[32] Bir bilim kurumu olarak ilahiyat fakültesinin asıl amacı, insanların tabiatına aykırı bir tutumla herkesin aynı düşünmesini sağlamak değil, onun doğru düşünmesine ve sağlıklı bir dindarlık oluşturmasına katkıda bulunmak olmalıdır. Farklı görüşlerin ortaya atıldığı ve serbestçe tartışıldığı üniversite ortamı, ilmî ve tefekkür hayatının gelişmesini ve çeşitlenmesini sağlayacaktır. Aksi takdirde ilmî alanın ve tefekkür hayatının çoraklaşmasına sebep olacak, mütehassıs ve yeni mütefekkirlerin yetişmesini engelleyecektir.

Birinci ve ikinci ilahiyat fakültesi için siyaset tarafından belirlenen tektipleştirici misyon, pek çok kimsenin sandığı gibi, eğitim kadrosuna, programlarına ve mezun ettiği öğrencilere yansımamıştır. Bu fakülteden gelenekçi ve modernist anlayışa sahip değişik anlayışta kimseler yetişmiştir. Çünkü ilk kuşak ilahiyatçılar, genel olarak güçlü bir özgüvenle hareket etmişler ve sorunların çözümünde eleştirel yaklaşım ve ilmî bakış açısında ısrar etmişlerdir. Bu yaklaşımı Ankara İlahiyat Fakültesi’nde yapılan ilk doktora çalışmalarında, klasik kaynaklara inmedeki hassasiyet ve bilimsel yönteme bağlılıkta görmek mümkündür. İlk öğretim üyesi kuşağından hemen hemen herkes klasik bir eserin tahkikiyle uğraşmıştır. Bunun yanı sıra fakültenin ilk 40 yılında dergilerde çıkan yazılar, yapılan çeviriler ve telif çalışmaları bu zihniyeti ele veren  önemli ip uçlarıdır. İlahiyat Fakültesi Dergisi’ni, batılı araştırmacılar, -özellikle Fakültede öğretim üyeliği yapmış Schimmel- bilimsel zihniyetin ürünü olarak görürler ve programdan övgüyle söz ederler: İlahiyat Fükültesi Dergisi, “İlmî, eleştirel ve özgün” bir dergi;  programı hem temel İslamî bilimleri, hem de Dinler Tarihi, Psikoloji, Din Sosyolojisi ve benzeri dersleri içermekteydi. [33] Bilimsel hassasiyet Kelam ve Mezhepler Tarihi derslerinde öğrencilerin yararlanabilmeleri için verilen kaynak kitaplar listesine şu ifadelerle yansımıştır: “Bu eserler, itimad ve tasvip hissiyle değil tenkid zihniyetiyle okunmalıdır”  Bu dönemlerde programlar, DİB ve MEB’nin mütefennin ihtiyacına göre şekillenmemişti. Çünkü henüz Din Kültürü dersleri zorunlu hale gelmemiş ve DİB bu kadar hizmet çeşitliliğine kavuşmamıştı. Yani programlar, yüksek din mütehassısları yetiştirilmek üzere hazırlanmıştı.

Sorunların Çözümü ve Yeniden Yapılanma İçin Öneriler

İlahiyat öğretiminin ya da yüksek din eğitiminin yeniden yapılandırılmasının önündeki bazı sorunları burada ana hatlarıyla analiz ettik. O halde bu sorunların nasıl aşılacağı konusunda önerileri tartışabiliriz. İlahiyat eğitimi, bir meslek eğitimi olmayıp, din olgusunu, din toplum ilişkisini, din birey ilişkisini eleştirel bir yaklaşımla ve bilimsel yöntemlerle incelenmeyi amaç edinen bir ilmî faaliyet olarak görülür. Bu eğitimin asıl hedefi dinî konuları kendi asıl kaynaklarından bilimsel yöntemlerle analiz edebilen, toplumun güncel dini sorunlarını analiz edebilen ilahiyat uzmanları/diniyat mütehassıları yetiştirmek  anlamına gelen ilahiyat eğitimi olmalıdır. İlahiyat fakültesinin bu amacı, korunmalı ve ondan asla taviz verilmemelidir. Buna öncelik vermek din hizmetleri ile ilgili eğitim verilmemesi olarak anlaşılmamalıdır.

Din hizmetleri elamanı (müftü/vaiz ve imam)  ve meslekî eğitim (ilköğretim, ortaöğretim, İmam Hatip Lisesi ve Kuran Kursu Öğreticiliği vb.) de bu kurumlar yoluyla verilebilir. Ancak bu alanlar üniversal bir eğitimin parçası olan ilahiyat eğitiminin araştırma ve  yüksek din öğretimi misyonunun önüne geçmemelidir. Mesleki alanlar, İlahiyat Çekirdek Eğitimi’nin üzerine bölüm mantığı ile ilave edilebilir. Ayrı programlar halinde verilme yoluna gidilmesi, ilahiyat fakültelerinde enerjinin boşa harcanmasına sebep olmaktadır. İhtisaslaşmayı öne çıkaran bölüm mantığı  ile ilahiyat eğitimi, beş yıllık sürede usûl, giriş, tarih dersleri, araç dersleri ve ilahiyat bilimleri-uzmanlık alan dersleri veya meslekî alan dersleri olarak şu şekilde yapılandırılabilir. İlk üç yılında usul, giriş, tarih ve araç dersleri ile temel ilahiyat eğitimi verilebilir.  Bu aşamada 1. Sınıfta Arapça, Farsça, İslam Doktrini  ile Bilim Tarihi, Tarih Felsefesi ve Bilimsel Yöntem ile ilgili dersler verilebilir. 2. Sınıfta  Din Sosyolojisi, Din Psikolojisi, Antropoloji ve Etnografi ile  Kur’an’ın  Ana Konuları, Hz. Muhammed’in Hayatı, Sistematik Kelam, Felsefe, Mantık, Fıkıh Usulü,  Mezhepler Tarihi ve İslam Tarihi, 3. Sınıfta İslam Sanatları, İslam Felsefesi, Yazmaları Tahkik Yöntemi, Tefsir,  Hadis, Karşılaştırmalı Fıkıh Mezhepleri, Türk İslam Edebiyatı, İslam Tasavvufu, Batı Felsefesi.  2. ve 3. Sınıflarda bir batı dili orta düzeyde verilebilir. Ancak ileri düzeyde bir veya birden fazla batı dilini Üniversite’nin Yabancı diller bölümünün açacağı yaz kursları veya Dil okullarından alma imkanları öğrenciye tanınmalıdır.

4. ve 5. Sınıflarda artık bölüm mantığı benimsenmelidir. Bu aşamadan itibaren ilahiyat alanında uzmanlaşmaya imkan verecek Tefsir-Hadis Bölümü, Fıkıh ve Fıkıh Usulü Bölümü, Kelam-Mezhepler Tarihi Bölümü, Felsefe-Din Bilimleri Bölümü, İslam Felsefesi ve Ahlakı Bölümü,  İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü gibi bölümler oluşturulabilir.  Bu bölümleri seçenlere o alanda uzmanlaşacağı ölçüde derinlemesine eğitim ve öğretime imkan veren proje ve seminer dersleri konulmalıdır. İlahiyat programının bu kısımlarının kaynağı İmam-Hatip Liseleriyle sınırlandırılmamalı, başarı düzeyi yüksek bütün lise mezunlarına açık olmalıdır.

4. ve 5. Sınıfta mesleki eğitim ve din hizmetleri ile ilgili modüler programlar konabilir. Bu yaklaşımla ilk üç yılda ortak eğitim aldıktan sonra bu sınıflarda ilgili mesleklerin tadadı yapılarak hangi kurumda hizmet verecekse o kurumlardan meslekî yeterliliklerini belirlemeleri istenir ve buna göre modüler  programlar hazırlanır. Örneğin İlköğretim Din Kültürü Öğretmenliği Bölümü, Ortaöğretim Din Kültürü Öğretmenliği Bölümü, İmam-Hatip Lisesi Öğretmenliği Bölümü, Kuran Kursu Öğreticiliği Bölümü ve Müftü-Vaizlik Bölümü veya ihtiyaca göre benzeri bölümler ihdas edilebilir. Meslekî bölümler, ilgili paydaşlarla işbirliği ile uygulama ağırlıklı olarak verilebilir. Bu bölümleri, her bölüm için konulacak kriterleri sağlayan  ilahiyatlar açabilir. Bu bölümler de bütün lise mezunlarına açık olmalıdır.

5. Yıllık eğitim sürecinde öğrenciye yeni ilgi alanları oluşturmak veya ilgi duyduğu alanda kendini geliştirmek için 2. Sınıftan itibaren seçmeli dersler havuzu oluşturulabilir. Bu havuzdan bütün bölümlerdeki kişiler, 20  kişilik kontenjan içerisine girebilmek için sistem üzerinden ilk seçen 20 kişi alınır. Seçmeli dersler, her yıl okutulmak yerine birkaç yıllığına projeli dersler şeklinde okutulmasına da imkan tanınacak şekilde belirlenebilir. Bu derslerde güzel Kuran okumak isteyenler, bunu bir sanat olarak icra etmek isteyenler kendisini geliştirebilir ve bunlarla ilgili sertifika alabilir ve diploma transkribine işlenebilir.  Kur’an’ı iyi okumak bir sanattır. Sese, hançereye ve diğer becerilere ihtiyaç duyar, hatta sanata kabiliyeti olanların işidir. Sanat icra edildikçe gelişir. İlahiyatlarda Kur’an okumayı bir sanat işi olarak görüp görmeme  sorunu vardır. Her ilahiyat öğrencisini bu konuda aynı seviyede görmek ve aynı şeyleri istemek doğru değildir. Bu sorun Kur’an okumak isteyenlere seçmeli ders koyarak, isteyenlere kendini geliştirme imkanı verilerek çözülebilir. Seçmeli dersin cazip hale gelmesi, Kur’an okumayı bir sanat olarak icra eden kimselerin vermesiyle de yakından ilgilidir. Seçmeli ders kapsamında isteyen öğrenciler, klasik medrese geleneğinde okutulan derslerin kitaplarını okuyabilir, yanısıra İslam bilim ve medeniyetinin köşe taşları durumundaki şahsiyetleri bu projeli derslerde genişçe inceleyebilirler. İlahiyat alanına yardımcı olabilecek iletişim, medya, bilim ve teknik, yöneticilik gibi dersleri ya kendi Fakültesinde veya Üniversitenin seçme dersleri havuzundan alabilir. Beş yıllık eğitim, ilahiyat uzmanlık alanı için bir bitirme teziyle sonlandırılarak yüksek Lisans mezunu, diğer bölümler için ise tezsiz yüksek lisans diploması verilebilir. Doktora eğitimi bu eğitimde yeterince başarılı olanlara verilebilir. İlahiyata alınacak öğrenciler, ilahiyat bölümünü ve meslekî/din hizmetleri bölümünü seçerek gelirler. İlk üç yılı ortak son iki yılı ise ayrı bölümlerde okurlar. Bu öneriyi şu şekilde tablolaştırabiliriz:

 

 

Günümüzde  toplumun dini ihtiyaçları artmış ve sorunları farklılaşmış ve bu ihtiyaçları karşılayabilmek ve sorunları çözebilmek için din hizmeti ile ilgili farklı mesleki alanlar ortaya çıkmıştır. Örneğin İlköğretim Din Kültürü Ahlak Bilgisi Öğretmenliği, Kuran Kursu Öğreticiliği, İmam Hatip Öğretmenliği, Diyanet Din Hizmetleri Uzmanlığı, Dini Danışmanlık, Manevi Bakım Rehberliği ve benzerleri birer meslek alanı haline gelmiştir. Toplumsal değişimin ve ihtiyaçlardaki farklılaşmaların farkında olup, bütün bunları merkezden empoze edilen tek tip ilahiyat programı ile birlikte vermek hem imkansız hale gelmiş hem de bilimsel eğitim ve meslekî eğitimin temel ilkelerini ve çerçevesini zorlamaya başlamıştır. İlahiyat programı, ya tamamen teknik meslekî bir eğitime veya her konuda eğitim veren ama hiç birisinde başarılı çıktıları olmayan, tabir caiz ise, aspirin eğitimine dönüşmeye başlamıştır. Çünkü böyle bir programın uygulanmasında mevcut ilahiyat fakülteleri ne yeterli kadroya ve fiziki imkana ne de yardımcı elemana sahiptir. Birden fazla program uygulayan ve yanı sıra ikinci eğitim ile ön lisans, lisans tamamlama eğitimi veren ilahiyat fakültelerinin her birinin kendine özgü ihtiyaçlarını karşılayacak programlara ihtiyacı vardır. Mevcut programları ayrı ayrı fakülte programları gibi yürütmek, öğretim üyelerinin boşa enerji harcamasına ve öğrencilerin yeterince eğitimden amaçlanan yeterlilikleri ve kazanımları edinememelerine yol açmaktadır. Her şeyden önce, program geliştirme eğitimin önemli bir alanıdır ve bu konudaki bilimsel gelişmeler doğrultusunda yapılmasında büyük faydalar vardır.

Dünyanın pek çok yerinde akademik eğitim ile meslekî eğitim farklı modüler programlar şeklinde veya bölümler  mantığıyla verilmektedir. Bu sebeple programda yer alacak zorunlu ve seçmeli bütün dersleri tek tek belirleyip bütün ilahiyatlara uygulamaya mecbur etmek sorunu çözmek yerine daha büyük sorunlara sebep olmaktadır. Her fakülte, önce ne tür bir eğitim vereceğine ve bu eğitimi hangi programla vereceğine kendisi karar verebilmelidir. Yüksek öğretim evrensel eğitim açısından bunu koordine edebilir ve bu programların geliştirilmesine katkıda bulunabilir.

Yüksek Öğretim Kurulu, Fakülteleri, mevcut akademik  potansiyeline, fiziki imkanlarına, tarihsel tecrübesine ve öğrenci kapasitesine uygun olarak sınıflandırabilir ve dünya eğitim standartlarına uygun olarak hangi programın kaç öğretim üyesi tarafından yürütüleceğini ve bir öğretim üyesine kaç öğrenci düşeceği konularında temel ilkeleri belirleyebilir. Fakülteler buna uygun olarak kendini geliştirerek, hangi programa uygun yeterli kriterleri sağlarsa o programı açar ve öğrenci alımına başlar. Bu sürecin tersinden işlemesi bilimsel olarak önemli sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Fakültelerin öğretim üyesi kapasitesi ne kadar güçlü olursa olsun, gelinen süreçte var olan ilahiyat programlarının tümünü yürütebilmeleri imkansızdır. Bu durum üniversitenin araştırma ve incelemeye dayalı bilimsel bir eğitim yapmasını güçleştirmekte, öğretim üyelerinin ilahiyat alanında etkili ve evrensel düzeyde araştırma yapmalarını engellemektedir. Böylece ilahiyat fakülteleri geleneksel bilginin aktarıldığı, bilimsel bilginin üretilemediği ve daha çok kazanmaya yönelten ticari kurumlara dönüşmeye başlamıştır.

Son dönemde yapılan program değişikliklerinde, ilahiyat eğitim ve öğretiminde bilimsel zihniyet zayıflatılmış, dini bilgi üretiminde akıl ve vahiy işbirliği görmezden gelinmiş, onun yerine duygular ve toplumsal heyecanı öne çıkaran, dini bilgiyi  Kur’an ve Sünnetle sınırlandıran, felsefî bilimleri ve din bilimlerini (hikmeti) zayıf düşüren, Temel İslam Bilimlerine (Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam) ağırlık veren bir yaklaşım benimsenmiştir.[34]  Yeni programda, hüküm ve gelenek, hikmet ve akla öncelenerek, ilahiyat eğitimi geçmişte üretilen dini bilginin aktarımına dönüştürülmüştür. Bu durum programda yer alan derslerin saatlerine kadar yansımakla kalmamış, hüküm derslerinin arkasına “Tarihi” konularak geleneğin arkeolojisi yapılmaya yönelmiştir. İkinci önemli bir husus, ilahiyat öğretimi, yüksek diniyat mütehassısı, bilim adamı ve mütefekkir yetiştirmek yerine Diyanet İşleri Başkanlığının ve Milli Eğitim Bakanlığının mesleğe yönelik ihtiyaçları doğrultusunda diyanet teknisyeni ve meslek öğretmeni (mütefennin) yetiştirmeye yönelmiştir. Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığının ilahiyatla program hazırlama konusundaki işbirliği, program yapmak veya önermek değil, her kurumun kendi mesleğinin yeterliliklerini belirleyerek ilahiyat fakültelerinden bu yeterliklere sahip mezunlar yetiştirecek programlar yapmasını istemesi şeklinde olabilir. Hiçbir dönemde ilahiyat fakülteleri paydaşı durumunda olan bir kurumun bu kadar emri altına girmemiştir. Gelenekçi zihniyet burada kendini göstermektedir. İlahiyat fakülteleri, ilmi müesseseler olarak kalmalı ve meslekî eğitim yaptıran bir fakülteye dönüşmemelidir. İlahiyat öğretimi, heyecanlı, duygusal, dindar ve mütedeyyin yetiştirmeyi amaç edinmez, bunun yerine klasik kaynaklardan hareketle bilimsel verilere dayalı doğru ve tutarlı dini bilgi üreten, araştırma ve sorgulamayı sanat haline getiren, başkalarının fikirlerine tahammül edebilen, söyleneni anlayabilen, en küçük ayrıntıları dikkate alan tecessüs ruhlu, yaşanan hadiselerle ilgili medeni bir şekilde olumlu ve olumsuz görüş bildirebilen, görüşlerinin eleştirilmesine katlanabilen, kendini ifade edebilen özgüven sahibi ve bedii zevkleri olan, sanat ruhlu kimseler yetiştirmektir.

Yeniden yapılanma, metot, ölçme değerlendirme, programlar ve ders kitaplarını daha da güçlendirme, mevcut uygulamayı geliştirme ve taşranın merkezle olan ilişkilerinin esnek hale getirilmesi, karar verme yetkisinin paylaşılması demektir.[35] Son değişikliklerde merkeziyetçi bir yaklaşım öne çıkmış, ilahiyatların her birine kendi ihtiyaçlarına göre kendi programlarını hazırlama ve uygulama imkanı verilmedi. Üniversitelere ve fakültelere gerekli özerklik verilmedikçe, ne yüksek öğretimde ne de ilahiyat öğretiminde yeniden yapılanmadan söz edilebilir.
Eğitim-öğretim ve özellikle din eğitimi ve öğretimi, sık sık değişen ve sil baştan yapılandırılan ya da kurgulanan günübirlik bir konu değildir; bu sebeple güncel ve ideolojik siyasi projelerin bir parçası olarak değil, siyaset üstü  ve uzun vadeli politikalar gerektiren hassas ve hayatî bir konudur. Yüksek din eğitim ve öğretimini yapılandırmadan önce, tarihsel din eğitimi ve öğretimi tecrübemizin güçlü ve zayıf noktalarının belirlenmesi, din eğitimi ve öğretimi konusunda toplumsal ihtiyaç analizlerinin yapılması, bu ihtiyaç analizlerine göre din eğitimi ve öğretimi ile ilgili mesleklerin tadadının yapılması, yüksek din eğitim ve öğretimi alanında bilim dünyasında geliştirilen yöntem ve yaklaşımların bilinmesi büyük önem arz etmektedir.  Yapılandırma, geçmişte uygulanan ilahiyat fakülteleri, yüksek İslam enstitüleri ve İslami ilimler akademisi programlarını masaya koyarak, onlarda yer alan derslerin saatleri üzerinde matematiksel olarak oynamak ve belli bir sayıyı tutturmakla veya Bologna sürecine uydurma iddiasıyla sadece programlar üzerinden gerçekleştirilemez. Şu noktanın altını çizmekte yarar görüyorum: İlahiyat meslek elamanı yetiştiren bir kurum değildir. Bu kurum düşünen insanların dini bütün yönleriyle tartışabildikleri bir kurum olmalıdır. İlahiyat fakültelerini doğuş dönemindeki kimliğine, yani yeni araştırma alanları keşfetmeye çalışan, sorgulamayı esas alan, tarihsel eleştiriye ve özeleştiriye önem veren yüksek diniyat mütehassısı yetiştiren bir kurum olma kimliğine yeniden kavuşturmalıyız.

[1] Geniş bilgi için bkz.: Üniversite ve Üniversite Eğitimi Kongresi: Türkiye’de Üniversite Sistemi ve Dönüşümü” Kongresine Sunulan Bildiri, Eğitim-Sen, Ankara, 4-5-6 Mayıs 2007. (Dönüştürülen Üniversiteler ve Eğitim Sistemimiz (Der. Servet Akyol ve diğ. Eğitim Sen Yayınları, No. 1, Ankara 2008) kitabı içerisinde, s. 185-213), s. 185 vd.

[2] Cemal Tosun- Recai Doğan, “İlahiyat Fakültelerinin Yeniden Yapılanması Üzerine”, Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu Bildiriler-Müzakereler, 16-17 Ekim 2004 –Isparta), Isparta 2004, s. 492.

[3] Hasan Âli Yücel, Türkiye’de Orta Öğretim,  Ankara 1994, s. 25.

[4] Necdet Subaşı, Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme, Ankara: Vadi Yayınları, 2003, s. 153.

[5] Subaşı, Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme,  s. 156, 167.

[6] Hilmi Ziya Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1961, s. 13;  Halis Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,  İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat  Vakfı Yayınları, 1999, s. 217

[7] Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, s. 8.

[8] Cumhuriyet dönemi yüksek din öğretimi kurumlarının oluşturulmasının arkasında yatan zihniyetle ilgili geniş bilgi için bkz.: Subaşı, Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme, s. 148-152.

[9] İlahiyatın bilim olup olmadığı yeni bir tartışma değildi. Örneğin Peyami Safa, İlahiyatın bilim olmadığı fikrine karşı çıkarak İlahiyatın bir bilim olduğunu savundu: “İlahiyat etimolojik olarak ilimdir, İlahiyat ve Teoloji Tanrı ilmi demektir. Sistem olarak ilimdir. Kendine has konusu, şubeleri, metodu ve hep bir arada insicamı vardır. Rusya hariç dünyanın bütün üniversitelerinde İlahiyat  Fakülteleri vardır. Bütün lügatlerde ve felsefe lügatlerinde İlahiyatın ilim olduğu ilk verilen değişmez hükümdür. Bir ilim mütehassıslarından alim sıfatını çok görmek doğru olmaz.” Bkz.: Peyami Safa, Din İnkılab İrtica, İstanbul 1978, s. 48-49.

[10] Mehmet Ali Aynî, Darülfünûn Tarihi, İstanbul 1928, s. 32, 42, 48;  Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,  s. 38-39.

[11] Ülken, “ İlâhiyat Fakültesinin Geçirdiği Safhalar”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, s. 2.

[12] Ülken, “ İlâhiyat Fakültesinin Geçirdiği Safhalar”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, s. 1, 5.

[13] Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi, s. 40-41.

[14] Aynî, Darülfünûn Tarihi, s. 40; Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,  s. 18, 80.

[15] Baltacıoğlu’nun konuyla ilgili Atatürk ile yaptığı bir görüşmede bu tutum açıkça görülür. Bkz.: İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “Hayatım”, Yeni Adam, sayı: 346, 347, (7-14 Ağustos 1941), s. 14.

[16] Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,  s.  45; Nevzad Ayas, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitimi, Ankara 1948, s. 280.

[17] Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük, Birinci Kitap, İstanbul 1988, s. 290.

[18] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX., s. 22, 23 ve X, s. 3. Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi, s.  211.

[19] Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,s.  212

[20] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem VIII, Cilt 20, Toplantı 3, Salı: s. 227-234.

[21] İsmail Hakkı Baltacıoğlu, medrese ile ilk kurulan İlahiyat Fakültesi ve  şimdiki İlahiyat arasındaki farkı şöyle açıklamaktadır: “İlahiyatın açılmasından maksat, gelenekçi eğitim sistemini temsil eden  medreseyi diriltmek değildir. Onlara göre medreseler, nassî, apriyori ve kablettecrübîdir. Açılaçak olan Fakültenin bilimsellik ölçütü ise, ilim evleri olmaları, mukayese, müşahede ve sonunda da mümkün olursa izaha çalışmaktır. Medreseler subjektif, İlahiyat Fakültesi objektiftir. Hükümetin böyle bir fakülte açmaktaki amacı şudur: “bütün manasiyle ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek  … “ Bu İlahiyat Fakültesi bence iki türlü kurulabilir. Biri Katolik Fakültesi, Protestan Fakültesi gibi ki, İslam İlahiyat Fakültesi olabilir. Diğeri ise yine İlahiyat Fakültesi adını taşır, haddizatında İlahiyat Fakültesi değildir. Felsefe Fakültesidir. Bu ayrı bir şeydir. İçinde Psikoloji, Sosyoloji, Dinler tarihi gibi, din ruhiyatı vardır. Bu ayrı bir şeydir. Bu adeta dil ve edebiyat Fakültelerinin devamı gibi bir şeydir.  … Bizim istediğimiz İslam İlahiyat Fakültesi, ama medrese değil, ilmî karakter taşıyan İslam İlahiyatı Fakültesi, İslam dinini, İslam Mezheplerini … ilmî surette tetkik edecek bir ilmi fakülte” Bkz.: Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, s. 11 vd. Krş.: Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi, s. 214.

[22]  Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960, s. 11-12, 15, 16.

[23] Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, İstanbul:Yağmur Yayınları, 1991, s. 210-211.

[24] 18.12.1950’de hazırladığı rapor.

[25] Başgil, Din ve Laiklik, s.211, Dipnot: 108.

[26] Geniş bilgi için bkz.: Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi, s. 232-233.

[27] Başgil, Din ve Laiklik, s.211, Dipnot: 108;  Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi,  s. 229.  Talim Terbiye Kurulu’nun Yüksek İslam Enstitüsünün açılması ile ilgili  22.08.1958 tarih  ve 2890 sayılı kararında, bu dönemde yaşanan zihniyet çatışmasının  hangi boyutlara vardığını açıkça ortaya  koymaktadır:  “ İmam Hatip Okulu mezunlarına daha yüksek bir tahsil imkanı sağlamak, orta dereceli okullarımızla öğretmen okullarının din derslerini ehliyet ve salahiyetle verebilecek öğretmen yetiştirmek ve İmam-Hatip okullarının birinci devrelerine yeter sayı ve değerde bir tedris heyeti kazandırmak gayesiyle, Eğitim Enstitüleri seviyesinde yüksek bir din okulu açılması uygun olacağına ve gereken tescil muameleleri yapılmak üzere işbu kararımız kopyalarının Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı ve Öğretmen Okulları Umum Müdürlüğünce görülerek Zatı İşleri Müdürlüğüne tevdiine karar verildi. İş, Vekalet yüksek makamının tasdikine sunulur.” (Muhammed Şevki Aydın, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni, DEM yayınları, İstanbul 2005, s. 144)  Daha sonra alınan bir kararla orta ve muadil okullarla öğretmen okullarının  tamamında Din Dersleri öğretmeni olma şeklinde değiştirildi. Bu belgeler ve daha sonraki kanunlarda amaç şöyle belirlendi:  “İslam dininin esaslarına sadık kalarak müsbet  ilmin ışığı altında İslam ilimlerinin ve bunlara yardımcı bilgileri öğretecek İmam Hatip Okullarıyla ilköğretmen okullarına ve diğer ortaöğretim müesseselerine öğretmen yetiştirmek ve aynı okullardaki din dersleri öğretmenlerinin mesleki gelişmelerine yardım etmek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığınca kurulmuş dört yıllık bir yüksek okuldur. Bu müssese MEB’nın ihtiyaçları dışında Dİ Teşkilatı’nda müftü, vaiz vesaire gibi din elemanlarını yetiştirmekle de görevlidir. Enstitütü, ayrıca Türkiye’de İslam ilimleri alanında araştırmalarda bulunmak ve araştırmaların neticelerini yurt ve dünya ilim alemine sunmak amaciyle de vazifelidir.” (Aydın, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni, s. 146.)

[28] Talim Terbiye Dairesi Başkanlığı’nın 31 Mart 1961 tarih ve 211 sayılı kararı. Bkz.: Aydın, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,s.146.

[29] Aydın, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni, s. 146.

[30] Aydın, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni, s. 147-48.

[31] Bkz.: Münir Koştaş, “Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ( Dünü, Bugünü)”, AÜİFD., (Özel Sayı), Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1999, s. 153.

[32] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem VIII, c. 15 ( 3.1.1949), s. 9.

[33] Anemarie Schimmel, “ Islam in Turkey”, Religion in the Middle East, ed. A. J. Arberry, Cambridge: Cambridge University Pres, 1969, II, 80. Ayrıca bkz.:  Gottahard Jaschke, Yeni Türkiye’de İslâmlık, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1972, s. 75.

[34] Bu programların hazırlanmasında yer alan Salim Öğüt, bir yazısında İlahiyat programlarının amacını şöyle tanımlamaktadır: “Programların amacı, iki temel kaynak olan Kur’an ve Sünneti temelli nesiller yetiştirmekten ziyade, çağdaş değerlerle uyumlu bir İslam anlayışı inşa etmektir.”

[35] Cemal Tosun- Recai Doğan, “İlahiyat Fakültelerinin Yeniden Yapılanması Üzerine”, Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu Bildiriler-Müzakereler, 16-17 Ekim 2004 –Isparta), Isparta 2004, s. 492.

21. YÜZYILDA MİLLİYETÇİLİK – Kürt Hareketlerinin Tarihsel Değerlendirmesi

21. YÜZYILDA MİLLİYETÇİLİK – Kürt Hareketlerinin Tarihsel Değerlendirmesi

 

GİRİŞ

Kavram olarak milliyetçilik ilk kez 1774 yılında Johann Herder tarafından kullanılmıştır. 17. yüzyılda İngiltere’de, 18. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa’da 19. yüzyılda Almanya’da yaygınlaşan siyasal katılımın sonucu ortaya çıkmıştır.(Selçuk, 2012:117-136) John A. Hall’a göre milliyetçilik özü itibariyle gevşek, etkileşime girdiği tarihsel güçlerin niteliklerini özümseyen libido gibidir.(Özkırımlı, 2008:13) Bazı milliyetçi hareketler dini, etnik, kültürel ve ırksal bir türdeşlik için çaba göstermektedirler ama bazı milliyetçi hareketlerde millet içinde az bir oranda çeşitliliğe göz yummaktadır. Ancak her iki milliyetçi hareketin amacı ortak değer, kültür ve dili tüm topluma yaymaya çalışmaktır.(Özkırımlı, 2008:159-160)

18. yüzyılın ikinci yarısında sosyal ve entelektüel öğretilerin bir sonucu olan milliyetçilik 1789 Fransız devrimi ile gelişip, yayılan bir olgudur. İlk olarak ortaya çıktığı yer Batı Avrupa’dır. Eski çağlarda gelişmemiş ama modern çağda gelişmiş sosyal kültürel, politik ve ekonomik şartlar kapitalizm, laiklik, endüstrileşme, kentleşme, merkezi devletlerin kurulması gibi unsurlar milliyetçiliği ortaya çıkarmıştır. 16. yüzyıla kadar etkisini sürdüren 17. yüzyılda gerilemeye başlayan din ve hanedanlık kurumları ile milliyetçilik arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Din ve hanedanlığın etkisinin azalmasıyla bu iki sitemin yerini dolduran olgu milliyetçilik olmuştur.(Selçuk, 2012:118-119)

Vatandaş ile ulus devlet arasındaki bağlantıyı temel alan klasik liberal milliyetçilik 20. yüzyılda ortak soy fikrine dayanan etnik farklılıkları ortaya çıkararak etnik milliyetçiliğe doğru bir dönüşüm yaşamıştır. Milliyetçilik zamana göre var olan ideolojilere eklemlenerek farklı boyut ve etkide kendisini gösterebilmektedir. Genellikle otoriter, tutucu, anti-demokratik ve faşist özellikler barındıran ideolojilerle eklemlenerek Almanya’da nasyonal sosyalizm, İtalya’da faşizm ve İspanya’da Frankoculuk olarak kendini göstermiştir.(Selçuk, 2012:119-120) Dinin etkisinin azalmaya başlamasıyla birlikte en iyi alternatif geçmişten gelen geleceğe doğru ilerleyen millet fikri olmuştur.(Selçuk, 2012:119-121)

Milliyetçilik, politik ekonominin etkisi altındadır. O zaman dünyada hakim olan kapitalist ekonomi sisteminin ürünü milliyetçiliktir. Bu ürün kapitalist sistemin dengesiz, adil ve eşit olmayan paylaşımları sonucunda meydana gelmiştir. Gelişmiş ülkeler ve gelişmemiş ülkelerdeki gelişmişlik makasının ağzını daha fazla açan, zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan kapitalist ekonomi sonucunda gelişmemiş ülkelerin seçkinleri bu düşük olan gelişmişlik düzeyini olumlu yönde arttırmak ve halklarının bu konuda sözcüsü olmak için işi kendi üstlerine almışlardır. Milliyetçilik bu süreç içerisinde amacı ulaşmada danıştıkları bir güç olmuştur. Kapitalist sistemin getirdiği adil olmayan gelir dağılımı, eşit olmayan kalkınma vs. gelişmemiş ülkelerde gelişmiş ülkelere karşı saldırgan milliyetçiliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur.(Selçuk, 2012:121-123)

Vatandaşlık esasına dayalı olan ve siyasi unsurların baskın olduğu, vatandaş ve devlet arasında bir uzlaşmanın olduğu ortak tarih, kök, kültür ve dil gibi unsurları içine almayan milliyetçilik sivil milliyetçiliktir. Bunun Avrupa’da ilk ortaya çıkan şekli klasik liberal milliyetçiliktir. Etnik milliyetçilik ise etnik unsurlar ve özelliklerin önemli bir yer tuttuğu milliyetçilik türüdür. Ortak tarih, dil, köken ve kültür bu milliyetçilik türünde önemli ölçütlerdir. İçerisinde barındırdığı bu ölçütler onu dışlayıcı ve baskı kurucu bir yapıya dönüştürmektedir. Milliyetçiliğe olumsuz ve ön yargıyla bakılmasının nedeni olan bir milliyetçilik türüdür.(Selçuk, 2012:122)

1880’li yıllarda milliyetçilik radikal sağcı ve yabancı düşmanlığı içeren bir nitelik taşımıştır. Batılı olmayan toplumlarda yabancı düşmanlığına bağlı olarak milliyetçilik hareketleri çoğalmıştır. 1914’lü yıllarda milliyetçilik hareketlerinin sayısı artmış ve gerçekleştiği bölgeler çoğalmıştır.(Gürcüler, Yahudiler balkanlardaki milletler, Araplar) Bu milliyetçilik hareketlerinde etnik unsurlar ön plana çıkmıştır. İki savaş arası dönemde ise milliyetçilik ivme kazanmıştır. Birinci dünya savaşı, mağlup olmuş ve savaş yüzünden güçsüzleşmiş devletleri ve içlerindeki milliyetçi duyguların ateşinin etkisiyle öç almak isteyen milletleri karşı karşıya getirmiştir. 1990 sonrasında emperyalist küreselleşmeye bir tepki olarak ortaya çıkan milliyetçi hareketler milliyetçiliğin tansiyonunu tekrar yükseltmiştir. Bu dönemde milletler birlik anlayışında olmuşlardır. Milliyetçiğin tansiyonunun yükselmesi Sovyetlerin on altı milletinin bağımsızlığa kavuşması, Yugoslavya içinde kanlı çatışmalar ve Çekoslovakya’nın ikiye ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.(Selçuk, 2012:122-123)

 

1) KÜRESELLEŞME VE MİLLİYETÇİLİK

1770’li yıllarda ve 1950’li yıllarda sırasıyla yaşanan sanayi devrimi ve iletişim bilişim devrimi kültürel, sosyal, ekonomik ve politik alanda birçok değişiklikler yaratmıştır. Bilgi toplumu ve küreselleşme, iletişim devrimin iki önemli ürünüdür. Yeni bir evrensel değişim olgusu olarak görülen küreselleşme, dünyanın küçüldüğünü tüm birey ve grupların birbiriyle etkileşim halinde olup bütünleştiğini, birbirleriyle  kısıtlamalar olmadan bağlantılar kurulabildiğini, insanların her şeyden haberdar olduğunu, ülkeler ve bireyler arasındaki mesafelerin kaybolduğunu, bu anlamda dünyanın her anlamda tektipleştiğini ifade etmektedir.(Yaka, 2015:146-149)

Küreselleşme ve milliyetçilik kavramları birbirine zıt olarak görülen iki kavramdır. Ancak küreselleşme ve milliyetçilik birbirine zıt değil aksine aralarında oluşum açısından paralellikler bulunmaktadır. Küreselleşmenin yaygınlaşması milliyetçiliği de yok etmeyecektir. Aksine küreselleşmenin gelişmesi farklılıkları daha çok belirginleştirmekte milli duyguları ve kültürel duyguları açığa çıkarmaktadır. İletişim devrimi sanılanın aksine insanların arasındaki farklılıkları, her kültürün kendine özgü niteliklerinin farklı olduğunu hatırlatmaktadır. İnsanlar kendi kültürel renklerini ve kimliğini tanıtma çabasına girmekte ve kendi kültürünün dayatılmaya çalışılan evrensel kültürden farklı olduğunu dile getirmektedir.(Yaka, 2015:149-150)

Küreselleşmenin dünyayı bir köy haline getirme iddiası bulunmaktadır. Bir köye indirgenen dünya içerisinde gruplar, kurumlar ve tüketim kalıpları aynılaşmaktadır ve farklı hayat tarzının olmasını engellemektedir. Yemek yeme alışkanlıklarında, müzik tarzlarında giyim tarzında tek tipleşmeye gitmektedir. Batı ve Amerika kültürü baz alınarak bu tek tipleşme meydana gelmektedir ancak bu tarz bir tek tipleştirme Batı dışı kültürlerde onların yaşam tarzının özelliğini yok saydığı için büyük bir tepkiye yol açmaktadır.(Atasoy, 2005:363-365)

Küreselleşme insanların bir arada yaşamaları sonucu olarak ortaya çıkan değerleri tehdit etmekte, rekabet, aşırı bireycilik, yalnızlık ve toplumsal kurumlara olan inanca bağlılığın azalması gibi unsurları beraberinde getirdiği için dayanışma ve sosyalleşmeye karşı risk oluşturmaktadır. Bu durum toplumsal birlik ve beraberliğin zarar görmesine neden olmaktadır.(Atasoy, 2005:363) Küreselleşme kavramı altında dünyada egemen olmaya çalışan Batı-Amerikan kültürü homojen bir toplum yapısı kurmaya çalışmaktadır ve bu aynı kültürün süzgecinden geçen insanların kendi kültürlerini benliklerinden koparmalarını ve Batı kültürünün kopyasını (Atasoy, 2005:364) oluşturmalarını istemektedirler.

Küreselleşme milli kültürleri yok etmek istediğini dile getirmekte ve bu durumun insanların yararına olacağını savunmaktadır. Ancak küreselleşme kültürün istenmeyen değişimlere karşı direnme gücünün olduğunu unutmaktadır. Kültür genel olarak değişime açıktır ancak tabiiyetindeki derin kökler nedeniyle ani radikal değişimlere kapalıdır. Bu yüzden kendi kimliğine zarar verecek bir tehlike karşısında tepkiler verecektir. Küreselleşme de bu çerçevede ele alınmalıdır. Küreselleşmeyi temel alan görüşlere karşıt olarak, küresel kültür çatısı altında kültürel farklılıkları ortadan kaldırarak tek bir ekonomi, kültür, devlet, dünya vatandaşı, millet oluşturmak mümkün gözükmemektedir. Çünkü küreselleşme, küreselleşme hakkında pozitif düşünenlere antitez oluşturacak şekilde sağladığı avantajlar yanında olumsuzluklar da barındırmaktadır.Gelir adaletsizliği, eşitsizlik, açlık, refah seviyesinin adil olmayan dağılımını göz onunda tutarak ortaya çıkan anti küreselleşme hareketleri tek bir dünya ekonomisi, dünya vatandaşı, dünya kültürü oluşmasının imkansız olduğunu kanıtlamaktadır.(Atasoy, 2005:367)

Ulus ötesi şirketlerin küresel faaliyetleri ve yayılmacı hareketleri, kendilerini bu durum karşısında farklı bir yere konumlayan insanların milliyetçilik, yerelcilik ve bölgesellik olarak tepki göstermesine neden olmaktadır.(Atasoy, 2005:378)  Farklı kültür yapılarını kapatmaya ve aynılaştırmaya çalışan küreselleşme ile birlikte milliyetçilik ve yerelleşme hareketleri artmaktadır/artacaktır. StuartHall’a göre küreselleşme sürecinde kültür ve kimlik farklılıkları aşınmaya uğramaktadır. Ona göre milli kimliklerin, kültürün ve ekonomilerin aşınmaya uğraması riskli ve tehlikeli bir süreci meydana getirir. Ulus-devletlerin yok olup gideceği düşüncesi küreselleşmenin en büyük yanılgısıdır. Çünkü ulus devletler yok olmaya başladıkça milli kimlik, kavgacı ve saldırgan ırkçılık tarafından yönlendirilen riskli, korumacı bir biçime dönüşecektir.(Atasoy, 2005:379)

Aşırı sol ve aşırı sağ milliyetçiler küreselleşme karşıtı bir durum sergilemektedirler. CIO’ların cezalandırılması ve çok uluslu şirketlerin alanlarının daraltılması aşırı sağ ve sol milliyetçiler tarafından büyük memnuniyetle karşılanmaktadır. Bu şirketlerin alanlarını daraltan ve küreselleşme karşıtı hareketlerde bulunan liderler ise popülaritesini artırmaktadır. Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde milliyetçi sağın ciddi bir alanı bulunmaktadır. Rusya’da Avrupa Birliği’ne karşı Avrupa’daki bu sağ aktörleri kısmen desteklemekte ve kendi çıkarlarına uzun veya kısa vadede yararlı olacağını düşünmektedir. Sputnik gibi medya kuruluşları Avrupa’daki milliyetçileri desteklemektedir.(Köse, 2018)

Tüm baskılara karşı kültür alanında derin ve köklü geçmişe sahip ülkeler kendi benliklerini ve kültürlerini korumaya çalışmaktadır. Örneğin, profesyonel ve büyüleyici Amerika sinemasına karşın Fransız sinemasının direndiği görülmektedir. Çünkü küresel nitelikli mesajlar ileten Amerikan sineması belirli bir hayat tarzı ortaya koymakta ve kendine özgü kültürü ve yaşayış giyim vs. şekillerini empoze etmeye çalışmaktadır. Bu tür küresel amaçlı faaliyetlere karşılık geleneksel, milli ve kültürel kimliğe sahip ülkeler milliyetçiliği sanat eserine yerleştirmektedir.(Atasoy, 2005:409-410) Bu durum milliyetçiliğin küreselleşmeye karşı reaksiyon gösterdiğini açığa çıkarmaktadır. Comte’un Pozitif Hal ve Hegel’in Tarihin Sonu öngörülerinden yola çıkarak birçok yazar insanların yaşanan küresel boyutlu gelişmelerle bütünleşeceği ve farklılıkların ortadan kalkmasıyla tek millet, tek devlet, tek ekonomi ve tek kültürün oluşmasının sonucu olarak dünyada entegrasyonun sağlanacağı görüşünü savunmaktadır.(Atasoy, 2005:412) Ancak küreselleşmenin dünyanın küçülerek küçük bir köye dönüşeceği sloganı insanları ayrımlaştırma açısından etkilerken aynı zamanda insanların farklılıklarını ortaya çıkarmaktadır. Bilişim devrimi farklı kültürlerin dünyaya açılmasına imkan tanımaktadır. Evrenselci kozmopolit komünizmin hakimiyetinden kurtulan milletlerin Sovyetler yıkılır yıkılmaz bağımsızlığını ilan etmesi bu duruma örnektir. Koloniciliğe karşı tepki hareketi olarak doğan milliyetçilik yeni kolonicilik olarak tanımlanan küreselleşmeye karşı da bir tepki yaratmaktadır.(Atasoy, 2005:416) Küreselleşme süreci kendisiyle paralel olarak farklı süreçleri de içinde barındırmaktadır. Küreselleşmenin yükselmesiyle beraber etnik hareketlerin yükselmesine de bu bağlamda bakılmalıdır.

 

2) 21. YÜZYILDA MİLLİYETÇİLİK VE KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ

Ulusal devletin aşılması, teknoloji alanındaki yenilikler, sermayenin küreselleşmesi nedenlerine bağlı olarak kapitalizm 1970’li yıllarda yeniden oluşum içerisine girmiştir. Kapitalizmin tekrardan yapılanma süreci sadece ekonomik alanda sınırlı kalmamıştır. Ekonomik alandan daha çok siyasi alanda değişim ve etki yaratmaktadır. Medya ve kitle iletişim araçlarının kullanım alanı ve sıklığı artış göstermektedir. Bu durum bireyin algılamasını ve öğrenme yeteneğini etkilemektedir. Küresel sermayenin denetimi altında olan da medya olmaktadır. Bu durum post-modernizm olarak vuku bulmaktadır.(Selçuk, 2012:125-126) Kapitalizm yeniden yapılanma sürecinde neo-liberal politikaların da etkisiyle devlet kavramında yeni formül oluşturmuştur. Bu formül, siyasi alanda devletin ekonomide etkin olmasının istenmediği, ekonomi ve siyasetin ayrı evrelerde olduğu, devletin gücünün azaldığı minimal devlet formülüdür.(Selçuk, 2012:128-129)

Ulus-devletin alanının daraltılması, sermayenin egemenlik alanının genişletilmesi amaçlanmaktadır. Küreselleşme ve kapitalist yeniden dönüşüm süreci, ulus-devlete istekleri ve çıkarlarına bağlı olarak yeni roller yüklemektedir. Bu gelişmelerin sonucunda ulus devletin etkisi ve işlevleri azalması/azalacağı öngörülmektedir. Ulus-devletin işlevinin azalması küreselleşme çağının zararına olacaktır. Çünkü ulus devletin etkisi azalırken buna ters orantılı olarak milliyetçilik ideolojisinin etkisi artacaktır. Küreselleşme nedeniyle toplumsal ve ekonomik alanda etkisi azalan ulus devlet tüm bunlara paralel olarak toplumları bir arada tutan tutkal görevini yitirmektedir. Toplumların çıkarına değil tam tersine sermayenin çıkarına yarar sağlamaya çalışan bir kuruma dönüşmektedir. Dolayısıyla toplumların önceki var olan tüm ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle toplum içindeki etnik kimlikler kendilerini hizmet etmeyen devlete bağlı olmanın(Selçuk, 2012:129) yarar getirmeyeceğini düşünmektedir. Devlete bağlı kalmak istemeyen etnik milliyetçiler çıkarmış oldukları çatışmalar neticesinde ya da dağılmakta ya da ayrılmaktadırlar. Kürtlerin düzene karşı ayaklanması bu duruma örnektir.(Selçuk, 2012:129-130)

Postmodernizm ve milliyetçilik arasındaki ilişkiye bakıldığında postmodernizm evrensel bütüncül yaklaşımlara karşı iken ayrıştırıcı unsurlara ve farklılıklara saygı göstermektedir. Postmodernizm küreselleşmeci ifadenin alt yapısını oluşturmasına(Erkan, 2018:75-79) rağmen modernitenin ulus fikrine karşı çoğulcu yapıları ve etnik kimlikleri ön plana çıkarmaktadır. Çoğulcu kimlikler ön plana çıkarken ulusal kimliklerin bağlayıcı özelliği kaybolmaktadır ve gerilemektedir. Gerileyen ulusal kimlik karşısındaki çoğulcu kimlikler kadın, etnisite, din vs. gibi unsurlara dayanmaktadır. Alt kimliklerin oluşmasına karşılık olarak yükselen milliyetçilikler söz konusudur. Yükselen milliyetçiliğin somut bulmuş hali yabancı düşmanlığı ve ırkçılıktır. Özellikle bu iki kavram günümüzde Hollanda, Almanya gibi çoğu Avrupa ülkelerinde ve ABD’de popülerleşmeye başlamaktadır.(Ergil, 1982:153-157) Alt kimlik olarak etnik milliyetçilik ve üst kimlik olarak ulusal kimlik çatışma içerisine girmektedir. Batı ekseninde türdeşleştirme[1] eylemi, toplumları tektip haline getirmek istemektedir. Ancak toplum içindeki farklı kesimler bu türdeşleştirmeye tepki olarak kendi yerel özelliklerini ve kültürlerine bağlı kalmaktadırlar. Türdeşleştirme, milliyetçiliğin etkisinin ve oluşum sürecinin hızlanmasının nedeni olarak görülebilir. Küreselleşme etkisi altında ulus devletin gücü azaldıkça ulusal kimliklerin saldırgan yönü ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmenin var olan toplulukları ortadan kaldıran etkisi yerel kimliklere güç katmaktadır. Aşırı sağ hareketleri, radikal hareketler ve ayrılıkçı etnisite hareketleri(Selçuk, 2012:130) anti-küreselleşme hareketleridir. Bu hareketlerin ortak noktası yerel bağları güçlendirmek ve kendi özüne dönme isteğidir. Küreselleşme, milliyetçi hareket yanlısı kesimler ve bütünün bozulacağından kaygı duyan milliyetçi karşıtı kesimler oluşturmaktadır. Ekonomik açıdan adaletsizliğin artması, gelir dağılımında adaletsizlik, hizmet odaklı sektörlerin köklü iş gücü gerektiren mesleklere ikame edilmesi, mali krizler ve insanlığın küreselleşme sürecinde ortaya çıkan belirsizlik ortamında kimlik ve değerlerine sığınması insanlardaki gelecek korkusunu ve karamsarlıklarını anlamak için önemli ipuçlarıdır. Yalnızlaşan, değerleri ve kültürel farklılıkları aynılaştırılmaya çalışılan, değişimin hızına ayak uyduramayan bireyler kimliklerine, yerel özelliklerine ve milliyetçilik ideolojisine sıkıca tutunmaktadır.(Selçuk, 2012:131)

Göç olgusu da milliyetçi duyguları ön plana çıkarmaktadır. Özellikle göçler sonucunda oluşan kozmopolit yapıda yeni gelenler ve yerliler arasında rekabet oluşmaktadır.(Selçuk, 2012:131-132) Örneğin, 2011’de Suriye’de başlayan iç savaş sonucu ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanlar özellikle komşu ülkeleri Türkiye’yi etkilemektedir. Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de oluşturduğu kozmopolit yapıda Suriyeliler ve Türkiye vatandaşları arasında yaşanan sürtüşmeler bu duruma örnektir. Bu sürtüşme ABD’de 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra Müslümanlara terörist imajının yapıştırılması ve sonrasında Müslümanlara karşı oluşan hoşgörüsüz hareketlerde görülmektedir. Avrupa ülkelerinde İslam’ı simgeleyen camilerin sayısının azaltılması veya bunlara saldırılar düzenlenmesi, Müslümanlara yönelik ayrımcı politikalar, aşırı sağ partilerin sloganlarında Müslüman karşıtı söylemler burada yer alan Müslüman göçmenlere karşı negatif milliyetçilik olgusunu örneklendirmektedir. Küreselleşme tektipleştirici amacını ekonomide gerçekleştirmektedir fakat toplumsal kesimler de aynı durum söz konusu değildir. Ülkelerin özellikle Avrupa ülkelerinde siyasi alanda aşırı sağ partilerin yükselişe geçmesi milliyetçilik duygusunun sönmediğini aksine desteklendiğini göstermektedir.

21.yüzyılın son çeyreğinde Türkiye Irak, İran ve Suriye’de önemli ve dikkat çekici hareketlerden biri Kürt milliyetçiliğidir. Irak’ın kuzeyinde Irak Kürdistan’ı ve Irak Kürt yönetiminin kurulması ve Suriye’de 2011’de başlayan Arap Baharının uzantısı iç savaşla beraber Türkiye kara sınırına yakın mesafede Kürtlerin egemen olduğu bir bölgenin fiilen belirmesi Kürt milliyetçiliğine ivme kazandırmıştır.(Cenkoğlı ve Kalaycıoğlu, 6-7)

Kürt hareketleri, dil tarih kültür vs. milli alanda isteklerinin gerçekleşmesi ve tabi oldukları devletlerin demokratikleşmeleri arasında yakın bir bağ kurmaktadırlar. 1950’li yıllardan 2010’a kadar Kürt hareketleri dört ülke (Türkiye, Irak, İran ve Suriye) içerisinde sol muhalefetinde yer almışlardır. Dört ülkede Kürt milli mücadelesi efendi-köle ilişkisinin son bulmasını kölelerin kölelikten, efendilerin köle sahibi olma isteğinden kurtulmasını istemektedirler. Kürtlerin 1920 ve 1930’lu yıllarda Batıcılık meşruiyet kaynakları olmuştur. Daha sonraları ise sol kesimler Kürt hareketinin yeni meşruiyet kaynağı olmuştur. 1990’lı ve 2000’li yıllarda ise İslami Kürt hareketleri kendilerini İslam’la tanımlamaya başlamıştır.(Bozarslan, 2016:122)

Irak’ta Kürtlük adı belli olmayan devlet çerçevesinde etkin bir konum kazanmaktadır. 10 Haziran 2004 tarihinden sonra (Musul’un düşmesi) Kürt hareketleri medeniyetsizlik ve zalimliğe karşı mücadele çerçevesinde yeniden tanımlanmaya başlamaktadır. Rojava (Suriye Kürdistan’ı) kavramı 2000’li yılların başından beri kavram olarak kullanılmaya başlamış ve bu kavramın hızlı şekilde kullanılması Kürtlük hayalinin amacının kazanmış olduğu boyutu göstermektedir. Rojava’daki PYD (Demokratik Birlik Partisi) kendisini radikal demokrasi, ekoloji, feminizm gibi temalarla meşrulaştırmaya çalışmaktadır. PYD, Kürtlüğü El-Kaide ve İslam devleti ile savaşma bağlamında yeni bir çerçeve içine oturtmaktadır.(Bozarslan, 2016:123)

Türkiye’deki silahlı çatışmalar, genel olarak doğuda yaşayan Kürtleri etnik kimlikleri açısından uyandırmıştır ve bu bilinci daha da arttırmıştır. 21. yüzyılın başında meydana gelen iki olay Irak’ta Özerk Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin oluşması ve Suriye’deki Kürt alanlarında özerk kantonların (Afrin, Kobanê, Cizire) açıklanması kötü siyasetin ifade edilme biçimlerine yönelik rakip görüşleri ortaya çıkarmıştır. Bu iki durum Kürt milliyetçiliğinin farklı versiyonlarını temsil etmektedir.(Bozarslan, 2016:351-353) HDP’nin Türkiyelileştirilmesi projesi Kürtlerin milliyetçileştirilmesine yol açmaktadır. Suriye iç savaşının sonucu Türkiye’deki Kürtlerin etnik milliyetçi duyguları yükselme göstermiştir. Barzani’nin referandum gerçekleştirmesi Ortadoğu’da yeni milliyetçiliklerin döneminin başlatılmasına neden olmuştur. Irak’ta Barzani tarafından gerçekleştirilen referandum ve Suriye’de ABD destekli PKK-PYD’nin özerklik arayışı hem Kürt milliyetçiliğini güçlendirmekte hem de Kürtleri, Arap, Türk ve Fars kimliklerin ötekisi haline getirmektedir.(Duran, 2017)

21. yüzyılın Kürtlerin yüzyılı olacağı yönünde birçok iddia bulunmaktadır. Bu iddia hakkında kesin bir söylemde bulunmak erkendir ama 2015 yılı ile birlikte Irak ve Suriye Kürtlerinin yararına gelişmeler yaşanmıştır. Irak’ta oluşturulan Kürt bölgesinde bağımsızlık söylemleri güç kazanmaktadır. Ortadoğu’daki Kürtlerin en zayıf kesimi Suriyeli Kürtler ise fiili olarak kendi özel bölgelerini kurmakta ve siyasi statüye sahip olmaya çok yaklaşmaktadırlar. Suriye’de 2011 yılında patlak veren iç savaşın uzaması nedeniyle IŞİD gibi radikal hareketler oluşmuştur. Bu hareketler Suriye ve Irak gibi bölge ülkelerin merkezi otoritelerini zayıflatmaktadır. Bu durum yerel kesimlerin güçlenmesine neden olmaktadır. IŞİD, rekabet halindeki Kürt siyasi ve askeri aktörler arasında ortak tehdide karşı işbirliği yapma fırsatı kazandırarak onlar adına bir fırsat olmaktadır. Kuzey Suriye’de yaşananlar Türkiye açısından sadece dış politika meselesi değil aynı zamanda iç güvenliği ve siyasi bütünlüğü açısından önemlidir. Suriye’deki mücadele PKK’ya IŞİD’le mücadelesi bağlamında uluslararası meşruiyet sağlamakta ve PKK’nın Kürt milliyetçiliğinin bayraktarlığını üstlenmesine fırsat tanımaktadır.(Orhan, 2015)

Türkiye’nin Ortadoğu’da yer alması ve buradaki olaylarda söz sahibi olması burada emeli olan ülkelerin işine gelmemektedir. Kürt milliyetçiliğini körükleyen PKK, PYD gibi silahlı aktörlere bu devletler tarafından verilen somut maddi destekler bu aktörlerin özellikle PKK’nın silahlı mücadeleleriyle Türkiye’nin zaman ve para kaybetmesine yol açmaktadır.(Erden, 2013:12-13) Batı 19. Yüzyıl başlarından günümüze özellikle 1920 Sevr anlaşmasından beri Türkiye’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne, güvenliğine büyük bir düşmanlık beslemektedir. Bu düşmanlığını özellikle Kürt milliyetçiliğinin silahlı aktörü PKK’ya destek vererek ya da ülkede Kürt meselesini körükleyecek gizli veya açık davranışlarda bulunarak göstermektedir.(Halliday, 2008:133) Batının düşmanlığı sürdüğü müddetçe PKK sorunu, Kürt meselesi ve bunlara bağlı körüklenen Kürt milliyetçiliği dalgası 21. yüzyılda etkisinden bir şey kaybetmeyerek devam edecektir. 2020’li yıllar göz önünde bulundurulduğunda Kürtlerin hangi konumda olacağı hakkında tahminlerde bulunmak zordur. Ancak son 22 yıldır gerçekleşen olaylar gözlemlendiğinde Kürtlük güçlenmekte, Kürt milliyetçiliği de güçlü bir akım haline gelmektedir.

 

SONUÇ

Sanayi devriminin oluşturduğu eğitimli kesim beraberinde ulusal kültür ihtiyacını da doğurmuştur. Yaygınlaşan ulusal kültür bilinç ise milliyetçiliğin ortaya çıkmasına temel olmuştur. Ayrıca etki alanı azalan din ve hanedanlık gibi iki temel unsurun yerini (kitapların yaygınlaşması, dillerin standartlaşmasının etkisiyle) milliyetçilik almıştır. O tarihden beri hayatın ve dünyanın her yerinde etkili olmaya başlamıştır. Bazı kesimler milliyetçiliğin sonunun küreselleşmeyle geldiğini ifade etmektedir. Ancak küreselleşmenin tek tipleştiren unsurları milletlerin milli kültürel ve siyasi varlıklarına tehdit oluşturmaktadır. Çünkü milletlerin bu söz konusu varlıklarına tehdit oluşturulduğunda milliyetçilik ve buna bağlı olarak milliyetçilik hareketlerinde de artış görülmektedir.

Şirketlerin kar güdüsüyle hareket etmesi, ve bu karı engelleyecek tüm durumları ortadan kaldırma isteği ve sermayenin devleti minimal bir etki alanı içine sokmak istemesi ulus devletin gerilemesine ve ulusal ekonominin dışına atılmasına neden olmaktadır. Ulus-devletin arka plana atılmaya çalışılması millete sağlamış olduğu hizmetlerin tam donanımlı olarak sağlanamamasına neden olmaktadır. Bu süreç içerisinde etnik milletler de devlete bağlı olmanın anlamı olmadığına dikkat çekmektedir. Türdeşleştirme, ulus-devletin zayıflaması, yükselen kimlikler, değerler-kurumlar arasındaki değişim, oluşan güvensizlik ortamı ve göç gibi unsurlar bu yüzyılda milliyetçiliğin artmasına neden olabilecek unsurlardır. Ezilmiş halkların kurtarıcısı ve bu halkların kendi uygarlıklarına ulaşmasındaki aracı olan milliyetçilik 21. yüzyılın ezilmiş halklarının da amaca ulaşmalarında iyi bir destekçi olabilir.

Milliyetçilik 21. yüzyılda da toplumsal, sosyal ve siyasi kültürel dünyamızın aktörü olmaya devam edecek ve her birimizin hayatlarına bir şekilde dokunmayı sürdürecektir. Ülkelerin, yöneticilerin üzerine düşen milliyetçiliği körükleyip çıkarlar elde etmek yerine insani açıdan olaya bakarak milliyetçiliğin doğurduğu acılar, yıkımlar ve hayal kırıklıkları nasıl azaltılabilir veya yok edilebilir sorusuna odaklanmalıdırlar. 21. yüzyıl’da milliyetçilik ve onun ortaya çıkardığı etkileri azaltılmak isteniyorsa en azından etnik grupların bulunduğu gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş olarak belirtilen ülkelerin izinden gitmemelidir ve kendi kuramsal başarılarından hareket etmelidir.  21. yüzyılda tarihin; katı, saldırgan ve yıkıcı bir milliyetçilikle yeniden yazılmasının olasılığı büyüktür. Bu konuda Anthony Smith’in sözünün hatırlatılması manidardır. “İster övülsün, ister yerilsin, millet aşılmakta olduğuna dair hiçbir emare göstermemektedir. Milliyetçilik popüler tahrip gücünden ve öneminden bir şey kaybedecek gibi görünmüyor.”

 

KAYNAKÇA

Atasoy, F. (2005). Küreselleşme ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken Yayınları.

Bozarslan, H. (2016).2010’larda Ortadoğu’da Milliyetçiliği Tartışmak. Aktoprak ve Kaya (Ed.) 21. Yüzyılda Milliyetçilik Teori ve Siyaset (ss.119-139). İstanbul: İletişim Yayıncılık.

Cenkoğlu, A. ve Kalaycıoğlu, E.,Türkiye’de ve Dünya’da Milliyetçilik, İstanbul Politikalar Merkezi, s.s 6-7

Duran, B., (2017, 30 Eylül) Kürt Milliyetçiliği İle Yüzleşmek, Seta, https://www.setav.org/kurt-milliyetciligi-ile-yuzlesmek/ (2.12.2018)

Erden, V. (2013). Sunuş, Erden ve Vurucu (Ed.), Türk Ocakları’nın 100. Yılında Milliyetçilik ve Kimlik Tartışmaları(ss. 9-15). Konya: Kültür Yayınları.

Ergil, D. (1982). Avrupa’da Yaygınlaşan Yabancı Düşmanlığı Üzerine Düşünceler, Dergipark,37(3),153-157.

Erkan, E. (2018). Gençlerde Tüketim ve Din, İstanbul: Hiperlink Yayınları.

Halliday, F.(2008). Ortadoğu Hakkında 100 Mit, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Köse, T. (2018, 13 Aralık). Küreselleşme Karşıtı Sağ Hareketin Dünyada Ciddi Bir Potansiyeli Var, SETA, https://www.youtube.com/watch?v=_7ZhWaq3lo0 (21.12.2018)

Orhan, O. (2015, 23 Temmuz). Irak ve Suriye’de Savaşın Kazananı Kürtler, Al JazeeraTurk,http://www.aljazeera.com.tr/gorus/irak-ve-suriyede-ic-savasin-kazanani-kurtler (2.12.2018)

Özkırımlı, U. (2008). 21. Yüzyılda Milliyetçilik, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Sönmez Selçuk, S. (2012). Dünden Bugüne Milliyetçilik: Küresel Dünyada Yükselen Sesler, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,12(3),117-136.

Yaka, A. (2015). Sosyoloji Yazıları/ Çatışma Kültüründen Uzlaşma Kültürüne, İstanbul: Gündoğan Yayınları.

 

[1]Türdeşletirme detaylı bilgi için bknz. John A. Hall, Milletleri Türdeşleştirmenin Koşulları

ADANA MUTABAKATI NEDİR NEYİ AMAÇLAMAKTADIR

ADANA MUTABAKATI NEDİR NEYİ AMAÇLAMAKTADIR

 

1.GENEL OLARAK TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİNE BAKIŞ

         Türkiye ve Suriye ilişkilerine güncel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki gerilim hattı Ortadoğu’da gelişen olaylar neticesinde kurulmaya başlanmıştır. Ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları, mezhepsel çatışmalar, mevcut hükümetleri yok etme çabaları, kaos etrafında oluşturulmuş gruplaşmalar ve buna benzer nedenler çerçevesinde Ortadoğu’yu merkeze alan Arap Baharı ile zaten var olan sorunlar fitili ateşlemiş ve çatışmalar büyük sorunları da beraberinde getirmiştir. Ancak Türkiye ve Suriye arasında süregelen sorunlar daha öncesine dayanmaktadır. Bu sorunlar arasında Asi ve Fırat Nehirlerini kapsayan “Su Sorunu”, Türkiye’nin bu bağlamda başlattığı GAP Projesi ile uygulamaya çalıştığı politika, Suriye bağlamında ülkeler arasında bir başka soruna sebep terör olayları sayılabilmektedir. PKK terör örgütünün hassas dengeleri bozması üzerine Türkiye ve Suriye arasındaki gerilim artmaya başlamış iki ülke arasında istikrarsız bir şekilde sorunlar yaşanmıştır.

1990’lı yıllara gelindiğinde PKK terör örgütünün Suriye toprakları üzerinden kendisine verilen desteği olabildiğince kullanmış ve bunun neticesinde Türkiye bir kez daha Suriye ile karşı karşıya kalmıştır.

Türkiye, 1990’ların başında artan PKK terörüne karşı gerekli önlemleri almaya çalışırken örgüte destek verdiği düşünülen gruplar ve ülkelerle görüşmüştür. Bu görüşmelerde amaç, terör örgütüne verilen desteğin kesilmesini sağlamak ve Türkiye’nin enerjisini yıllardır tüketen terör sorununa çare bulmaktır. Bu minvalde Türkiye-Suriye ilişkilerinde de hareketlilik olmuştur. Türkiye’nin baskısı sonucunda 1992 senesinde iki ülke arasında yapılan görüşmeler sonunda bir güvenlik protokolü imzalanmış, 1993 yılında Suriye, PKK’yı terörist örgüt olarak kabul etmiş ve ikili görüşmeler, Türk tarafının ısrarlı tutumu sonucunda Bekaa’daki PKK kampının kapatılması kararını almıştır.[1]

23 Ocak 1996’da verdiği notada Türkiye, Suriye’yi: Su sorununa ilişkin kendi lehine bir çözümü Türkiye’ye dayatmak için ayrılıkçı PKK hareketini kullandığı ve Türkiye’nin uğradığı kayıpların baş sorumlusu olduğu, PKK’yı ve liderini topraklarında barındırdığı için, Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre bunu bir saldırı kabul ettiğini bildirerek uyarmıştır. Suriye’den PKK’nın tüm faaliyetlerini derhal durdurmasını, suçluları yargılamasını ve yardımcılarıyla birlikte Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmesini istemiştir.[2]

 

2.1998 ADANA MUTABAKATI

Suriye’nin Türkiye ile ilişkilerinin sürdürülmesini en üst safhada engelleyen ana etken, izlediği politikaların yanı sıra Türkiye’yi sarsacak türde su kaynaklarını bahane ederek terör örgütleriyle ortak hareket etme çabası olmuştur.

1998 yılında Türkiye Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı ile önemli adımlar atılmıştır. Türkiye ile Suriye arasında artan gerginlik üzerine, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın da devreye girmesiyle, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek arabulucu görevini üstlenmiştir. Arabuluculuk sonucunda da iki devlet arasında 20 Ekim 1998 tarihinde Türk heyetine başkanlık eden büyükelçi Uğur Ziyal ve Suriye heyetine başkanlık eden Siyasi Güvenlik Başkanı Tümgeneral Adnan Badr El Hassan tarafından “Adana Mutabakatı” imzalanmıştır.[3]

20 Ekim günü Adana’nın Seyhan ilçesinde imzalanan Adana Mutabakatı’nın maddeleri şu şekildedir;

  • PKK lideri Abdullah Öcalan Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.
  • Suriye’de olduğu söylenen PKK kamplarının faaliyete geçmelerine izin verilmeyecektir.
  • Suriye yönetimi ülke toprakları üzerinde PKK’nın askeri, ekonomik ve siyasal faaliyetlerinin hiçbirine izin vermeyecek, örgüt propagandasına müsaade etmeyecektir.
  • Suriye yönetimi PKK’nın “terörist bir örgüt” olduğunu kabul etmiştir.
  • Suriye yönetimi, ülke topraklarında PKK’nın eğitim ve barınma amaçlı kamp ve diğer tesisler oluşturmasına ve ticari faaliyetlerine izin vermeyecektir.
  • PKK üyelerinin üçüncü bir ülkeye geçişleri için Suriye topraklarının kullanmasına müsaade etmeyecektir.
  • Suriye yönetimi, Abdullah Öcalan’ın tekrar Suriye topraklarına girmemesi için her türlü tedbiri alacak ve sınır kapılarına bu doğrultuda talimat verecektir.[4]

19-20 Ekim’de Adana’da gerçekleşen görüşmelerin ardından yukarıda değinilen tedbirlere ilişkin uzlaşı sağlamış olan Suriye ve Türkiye heyetleri, söz konusu tedbirlerin etkili ve şeffaf bir şekilde uygulanabilmeleri için bazı mekanizmalar oluşturmaya karar vermiştir. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür;

  • İki ülkenin üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan telefon hattı tesis edilecektir.
  • Taraflar birbirlerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli atayacaklardır.
  • Türk tarafının terörle mücadele konusunda alınacak tedbirlerin etkinliğini denetlemek üzere bir sistem kurulması önerisini Suriye heyeti kendi makamlarının onayına sunacaktır.
  • Taraflar Lübnan’ın da onayının alınması kaydıyla PKK ile mücadele konusunda üç ülkenin birlikte hareket etmesini kararlaştırmıştır.
  • Suriye heyeti, tutanakta sözü geçen hususların uygulanması ve somut sonuçların sağlanması noktasında Türkiye ile işbirliği yapılacağını ve gerekli tedbirlerin alınacağını taahhüt etmiştir.[5]

Adana Mutabakatı’nın imzalanması iki ülke arasında çıkması mümkün olan bir krizi engellemiştir. Türkiye’nin bir denge politikasına oturtmaya çalıştığı, Suriye ile bir savaş ortamında bulunmak yerine barışsal bir adım atarak gerekçelerini ifade etmeye çalıştığı somut bir delil olan Adana Mutabakatı, dönemin kaos ortamını engellemiş nitelikte olması, bunun yanında savaş kaçınılmaz bir gerçek olur ise Türkiye’nin ödün vermeyecek olması ve Suriye’nin buna hazır durumda bulunması gerektiğini ifade eden uyarı niteliği de taşımaktadır.

Türkiye, 2000’li yılların başında izlemeye başladığı komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde, köklü toplumsal, tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğu Suriye’yle ilişkilerini, her bakımdan geliştirmeye son on yılda büyük önem atfetmiştir. Bölgenin barış, güvenlik ve istikrarı ile sürdürülebilir ekonomik kalkınma sürecine katkıda bulunmak amacıyla kurulan Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ve vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması, bu yönde atılmış somut adımlardır. Bunlar yapılırken temel hedef iki ülke halkları arasında karşılıklı güven ve işbirliği tesisidir.[6]

21 Aralık 2010 tarihinde Adana Mutabakatı geliştirilerek Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti arasında “Terör ve Terör örgütlerine karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” imzalamıştır. Anlaşmaya göre Türkiye ve Suriye başta PKK olmak üzere her iki ülkenin güvenliğini ve istikrarını tehdit eden durumlar söz konusu olduğunda ortak bir mücadele ve girişimi kapsamaktadır.[7]

Günümüz çerçevesinden bakıldığında ise Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 23.01.2019 Rusya ziyareti ile tekrar gündeme gelen Adana Mutabakatı yeniden uygulanabilecek bir politika olarak ön görülmüştür. Ancak uygulama açısından bakıldığında pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir. Başta Münbiç ve İdlib bölgelerine yığılmış olan PKK uzantısı YPG-PYD gibi terör örgütlerinin varlığına son verilmesi amacıyla tekrar gündeme gelen Adana Mutabakatı, 1998’de uygulandığı şekilde başarılı olabilir mi sorusunu ilk olarak akıllara getirmektedir. Bunun yanında Suriye’de var olan birden fazla aktörle karşı karşıya kalma durumunda atılacak en uyun adımın da ne olacağı merak konusu olmaktadır. Suriye ile var olan diplomatik ilişkilerin sonlandırılmasıyla birlikte söz konusu mutabakatın uygulanış şeklinin ne olacağı bir başka soruyu da beraberinde getirmektedir. Rusya Devlet Başkanı Putin’in de Adana Mutabakatı’nı savunucu şekilde verdiği ifadeler Rusya’nın teröre karşı birlik olma çağrısının yanında kendi politikalarını uygulama amacıyla Suriye’de kendisine engel olabilecek herhangi bir tehdidin yok olmasını isteme düşüncesini de beraberinde getirmektedir.

Putin’in 21 sene önce imzalanmış ancak 2011’den bu yana işlerliği olmayan mutabakatı gündeme getirmesinin iki temel amacı olduğu kaydedilmektedir.

Birincisi, son dönemde askeri hazırlıklarını tamamlayan Türkiye’nin tek taraflı bir müdahaleye kalkışıp Suriye sınırları içinde yeni bir cephe açmasını ya da ABD ile anlaşarak güvenli bölge oluşturmasını önlemeye çalışmak.

İkincisi, güvenlik kaygılarına saygı gösterdiği Türkiye’ye terörle mücadelede en doğru yolun Suriye yönetimi ile iletişim kurmak olduğu mesajını verirken, Suriye yönetimine de Türkiye’ye dönük terör tehditlerini önleme taahhüdü anımsatmak.

İki tarafın başta güvenlik konuları olmak üzere önemli süreçlerde Rusya aracılığıyla temas kurma gereksinimi içinde olduğunu iyi bilen Putin, Adana Mutabakatı’nın bu amaç için en doğru hukuki ve siyasi zemin olduğu mesajını da vermektedir. Rus lider, ABD’nin çekilme sürecine girdiği bir dönemde Şam ve Ankara’ya iletişim için en doğru zaman mesajını da bu kapsamda iletmektedir.[8]

Bütün bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla birlikte son derece kararlı olduğu da göze çarpmaktadır. “Ne olursa olsun, ayakta kalmanın önemini çok iyi biliyoruz. Türkiye´nin son 5-6 yılda başına gelen her hadise, ülkemizi tökezletip, düşürme projesinin birer parçası. AB süreci, şu anda Suriye´de yaşanan olaylardaki durum budur. 1998’de Suriye ile Türkiye arasında bir Adana Mutabakatı imzalanmıştır. Bunun altında bir yerde bölücü terör örgütünün bize teslimi yatıyordu. Şimdi tabii dünkü seyahatten sonra Sayın Putin ile yaptığımız görüşmelerle bu Adana Mutabakatı’´nın yeniden gündeme gelmesi, bunun üzerinde ısrarlı bir şekilde durmamızın gerekliliğini daha iyi anlıyoruz. Milletimiz bu gerçeği gördüğü için ülkesine ve devletine sımsıkı sarılmış, birlik içinde tüm saldırıları boşa çıkarmıştır.”(https://tr.euronews.com/2019/01/24/)[9]

Terörizme karşı ortak politika nezdinde atılan bu adımın beraberinde getirdiği diğer soru ise her iki ülkenin de işbirliği çerçevesinde hareket etmesi gerek görülerek kurulacak tampon bölgenin yanı sıra Suriye’nin üstleneceği rolün de ne olacağıdır. Bunun yanında etkin rol oynayacak olan BM kararının ne yönde alınacağı, ülkeler arasındaki çıkar politikalarının yine bir kaos ortamına dönüşmesi, zaten var olan iç karışıklıkların, mezhepsel çatışmaların, savaşın etkilerinin de devam ettiği Suriye’nin tekrar Adana Mutabakatı çerçevesinde bir iş birliğine yanaşmaması gibi düşünceler de göz önünde bulundurulduğunda, alınacak kararların bir hayli zorlaştırılacağı görülmektedir. Adana Mutabakatı’nın 1998 yılında oynadığı aktif rol gerek Türkiye açısından yarım kalmış bir filmin devamı niteliğinde tekrar vizyona sürülmekte gerek Rusya’nın her açıdan Türkiye’ye karşı verdiği bu destek filmin başrollerinden biri olduğunu göstermektedir.

 

KAYNAKÇA

DURAN Hasan, Adana Protokolü Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri, Yrd. Doç. Dr., Dumlupınar Üniv., Kamu Yönetimi, Ortadoğu Yıllığı, Kütahya, 2011

FIRAT Melek ve KÜRKÇÜOĞLU Ömer, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler,” Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar 1980-2001 içinde, ed. Baskın Oran (der.) (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009)

GÜNGÖRMÜŞ Kona Gamze, “Bir Başka Suriye Analizi: Ne Babası Ne de Oğlu”, 29.02.2012, http://politikadergisi.com/

ÖZKAN Gökcan “Türkiye Suriye İlişkilerinde Bir Kırılma Noktası: Ekim 1998 Krizi veya Bir Diğer Adıyla İlan Edilmemiş Savaş”, Arş. Gör., Munzur Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Akademik İncelemeler Dergisi C.13, S.1, Nisan, 2018

ŞAKAR Orçun, “1990–2000 Yılları Arasında Türkiye’nin Ortadoğu Politikası ve ABD’nin Rolü”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2006

https://www.haberturk.com/ (24.01.2019)

http://www.mfa.gov.tr/komsularla-sifir-sorun-politikamiz.tr.mfa, Ahmet Davutoğlu, Foreign Policy “Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası”, 21.03.2013

https://21yyte.org/tr/ , 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46996917,25.01.2019

https://tr.euronews.com/2019/01/24/

https://tr.sputniknews.com/2019/01/24

[1] Orçun Şakar, “1990–2000 Yılları Arasında Türkiye’nin Ortadoğu Politikası ve ABD’nin Rolü”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2006, s.58. (Erişim Tarihi: 29.01.2019)

[2] Gamze Güngörmüş Kona, “Bir Başka Suriye Analizi: Ne Babası Ne de Oğlu”, 29.02.2012, http://politikadergisi.com/  (Erişim Tarihi: 29.01.2019)

[3]https://www.haberturk.com/ (24.01.2019).(Erişim Tarihi: 25.01.2019)

[4] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler,” Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar 1980-2001 içinde, ed. Baskın Oran (der.) (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009).s. 566. (Erişim Tarihi: 27.01.2019)

[5] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler,” s.566. (Erişim Tarihi. 27.01.2019)

[6] http://www.mfa.gov.tr/komsularla-sifir-sorun-politikamiz.tr.mfa. (Erişim Tarihi: 27.01.2019)

[7] https://21yyte.org/tr/ , 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. (Erişim Tarihi: 27.01.2019)

[8] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46996917,25.01.2019. (Erişim Tarihi: 26.01.2019)

[9] https://tr.euronews.com/2019/01/24/. (Erişim Tarihi: 26.01.2019)

 

AAE – TÜRK DÜNYASI RAPORU – OCAK 2019

AAE – TÜRK DÜNYASI RAPORU

Ocak 2019

 

AZERBAYCAN

 

20 Ocak katliamı Ankara’da konferansla anıldı

 

Azerbaycan’da 1990’da Sovyetler Birliği ordusunun sivilleri katlettiği “20 Ocak Katliamı” dolayısıyla Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki “Azerbaycan’ın Bağımsızlığına Giden Yolda 20 Ocak 1990 Katliamı” konferansı düzenlendi. Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçisi Hazar İbrahim, konferansta yaptığı konuşmada, 20 Ocak’ın Azerbaycan’ın sadece kara günü değil aynı zamanda Azerbaycanlıların toparlandığı şerefli bir gün olduğunu söyledi.

 

Azerbaycan Savunma Bakanı ve İran Genelkurmay Başkanı Bakü’de bir araya geldi

 

Azerbaycan Savunma Bakanı Orgeneral Zakir Hasanov ve İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı Korgeneral Muhammed Bagheri Bakü’de bir araya geldi. Resmi ziyaret kapsamında yapılan görüşmede iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin genişletilmesi konuşuldu. Toplantıda taraflar, askeri işbirliğinin yanı sıra diğer alanlarda da ilişkilerin genişletilmesi konusunda görüş alışverişinde bulundular.

 

Azerbaycan ve Ermenistan Dışişleri Bakanları Paris’te görüştü

 

Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan, Dağlık Karabağ sorununun çözüm süreci kapsamında Paris’te bir araya geldi. Açıklamaya göre taraflar, seri ve sonuç odaklı müzakerelerin gelecek ay devam ettirilmesi konusunda mutabakat sağladı. Görüşmede taraflar, her iki taraftaki insanları barış, güvenlik ve bölgesel kalkınma için hazırlamanın yolları da dâhil birçok konuyu müzakere etti.

 

Azerbaycan, 9 Rus misyoneri sınır dışı etti

 

Azerbaycan İçişleri Bakanlığı, yasa dışı dini toplantılar organize eden 9 Rus vatandaşının ülkeden sınır dışı edildiğini bildirdi. Rusya vatandaşları hakkında Azerbaycan Ceza Kanununun 515. Maddesi (dini kurumların kuruluş ve faaliyet kurallarının ihlali) uyarınca dava açıldığı belirtildi.

 

TİKA’dan Azerbaycan’a eğitim ve sertifikasyon desteği

 

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı tarafından Azerbaycan’da ekonomi ve sanayi sektörlerinde kalite, üretim ve verimliliğin artırılmasına destek amacıyla başlatılan proje kapsamında kalite yönetim sistemi ve enerji yönetimi sistemi alanında Azerbaycan’ın öncü bilimsel-araştırma ve sanayi kuruluşlarına eğitim ve sertifikasyon desteği veriliyor.

 

TİKA Kafkas İslam Ordusu Hatırasını Yaşatıyor

 

TİKA, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele eden Nuri Paşa ve beraberindeki Türk ve Azerbaycanlı askerlerin hatırasını yaşatıyor. Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa Gence şehrinde bulunduğu dönemde, Şeyhzamanlı ve ailesi Paşayı karargâh olarak kullanması ve konaklaması için evinde misafir etmişlerdi. TİKA, Kafkas İslam Ordusu ve Nuri Paşa’nın hatıralarının yaşatılması amacıyla Şeyhzamanlı ailesine ait evi müzeye dönüştürdü. TİKA Başkanı Serdar Çam müzeyi ziyaretinde yaptığı açıklamada, “Gerçekten bu ev iki devlet tek millet mesajını en güzel şekilde en güzel örneğiyle ortaya koyan bir eser.” dedi.

 

KAZAKİSTAN

 

Kazakistan’da 2019 yılı “Gençlik Yılı” ilan edildi

 

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 2018 yılında Kazakistan’ın uluslararası arenadaki konumunu ve yetkisini güçlendirdiğini, BM Güvenlik Konseyi’ne başarıyla başkanlık ettiğini, yaşam kalitesini iyileştirmek ve vatandaşların refahını artırmak için geniş çaplı tedbirler alındığını dile getirdi. “Hızla gelişen bir dünyada, ülkenin başarılı bir şekilde gelişmesindeki ana faktör insanlardır, onların yetenekleri, bilgi ve vatanseverliğidir. Bu nedenle 2019 yılı Gençlik Yılı kabul edildi. Genç neslin güvenimizi haklı çıkartacağına ve Kazakistan’ı dünyadaki en iyi 30 ülke arasına sokabileceğine eminim.” dedi.

 

Kazakistan’ın BMGK üyeliği sona erdi

 

2016’da 193 ülkeden 138’inin desteğiyle BMGK’ye daimi olmayan üye seçilen Kazakistan’ın 31 Aralık itibariyle üyeliği sona erdi.

 

Kazakistan BM Barış Programı için kadro hazırlayacak

 

Kazakistan’ın “Kazcent” eğitim kampında askeri uzman yetiştirilmesi için BM tarafından resmi izin verildi. Kazakistan Dışişleri Bakanlığı, “Barış İçin Partnerlik” (Kazcent) Eğitim Merkezi’nin BM’den “Sivilleri Koruma” ve “BM Subay Kadrosu” programları çerçevesinde kadro eğitimi için resmi sertifika aldığını açıkladı.

 

Kazakistan, Rusya’da okuyan yabancı öğrenciler arasında önde geliyor

 

Rusya Federasyonu Eğitim ve Bilim Bakanlığı Sosyolojik Araştırma Merkezi’ne göre, Kazakistanlılar ülkede eğitim gören öğrenciler arasında ilk sırada yer alıyor. Kazakistan vatandaşlarının çoğu Moskova, St. Petersburg, Omsk ve Tomsk üniversitelerinde okuyor.

 

Kazak Türkleri Çin kamplarından alınıyor

 

Kazakistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Doğu Türkistan’da “yeniden eğitim” kamplarında alıkonulan, büyük çoğunluğu Uygur etnik topluluğuna mensup olmakla birlikte aralarında Kazak, Kırgız ve Tatarların da olduğu Müslüman nüfus içindeki 2 bin Kazak’ın Çin vatandaşlığından ayrılarak ülkeyi terk etmesine izin verileceği belirtildi.

 

Kazakistan ve Tacikistan göç alanında işbirliği yaptı

 

Kazakistan Parlamentosu Senato Genel Kurul oturumunda milletvekilleri tarafından Kazakistan’ın Tacikistan ile göç alanlarında işbirliği konusunda birçok onay belgesi kabul edildi. İki ülke vatandaşlarının zorunlu kayıt yaptırmadan 30 gün ve kayıt yaptırarak 90 gün kalabilmelerini sağlayan anlaşma onaylandı.

 

Kazakistan, gençlik eğitiminde ilk 10’a girdi

 

Kazakistan, gençlerin eğitim seviyelerinde dünya genelinde 9.  sırada yer aldı. Sıralama, İngiltere merkezli Vouchercloud şirketi araştırmacıları tarafından yapıldı. Raporu hazırlayanlar, Kazakistan’ın “yeni bir entelektüel süper güç” olabileceği yönünde görüş bildirdiler.

 

Kazakistan’ın yeni İran Büyükelçisi tayin edildi

 

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in kararnamesiyle Orazbay Askhat Tuthişbayeviç, Kazakistan’ın İran İslam Cumhuriyeti  Büyükelçisi olarak tayin edildi. Yeni göreve atanmadan önce Orazbay Askhat, Kazakistan’ın Endonezya Büyükelçisi ve aynı zamanda  Kazakistan’ın Filipinler Büyükelçisi olarak görev yapmıştı.

 

Suriye-Irak bölgesinden Kazakistan’a dönen çocuklara DNA testi yapılacak

 

Astana TV kanalının bildirdiğine göre, Kazakistan Cumhuriyeti Kamu Kalkınma Bakanlığı, Suriye ve Irak’tan gelecek Kazak çocukları için yeni bir prosedür düzenlendi. Bakanlık, 30 kadın ve 60 çocuğun Kazakistan’a geri dönmeye hazırlandıklarını açıkladı. Yeni prosedür ile ailesini kaybetmiş çocukların DNA örnekleri alınarak, kan bağı ile akrabalarının varlığı belirlenecek.

 

Kazakistan ve Zimbabwe arasında işbirliği gelişecek Yorum

 

Zimbabwe Cumhurbaşkanı’nın Kazakistan’a resmi ziyareti ardından, devlet başkanları basına ortak bir açıklama yaptılar. Nazarbayev,  bu görüşmenin Kazakistan ve Zimbabwe arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve Orta Asya ile Güney Afrika bölgeleri arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi için özel bir önem taşıdığını dile getirdi.

 

“Otrar Türk Dünyası Elektronik Kütüphanesi” projesi

 

Almatı’da “Otrar Türk Dünyası Elektronik Kütüphanesi” projesinin ortak uygulanmasına ilişkin mutabakat kabul edildi. Belge, Kazakistan Cumhuriyeti Ulusal Kütüphanesi Müdürü Zhanat Seidumanov ve Türk Yerel Tarih ve Kültür Derneği Başkanı Nizamettin Aykurt tarafından imzalandı. Projenin elektronik ortamda Türk halkları arasındaki entegrasyonu ve kültür alışverişine ortam hazırlaması amaçlanıyor.

 

ÖZBEKİSTAN

 

Özbekistan’dan Almanya’ya vizesiz giriş

 

Özbekistan ve Almanya arasındaki kültürel, bilimsel, eğitim alışverişini güçlendirmek, yatırım ortamını iyileştirmek ve turist akışını artırmak amacıyla Almanya’dan Özbekistan’a gelecek turistler için 30 günlük vizesiz giriş hakkı tanındı.

 

Orta Asya-Hindistan ilişkileri Semerkant’ta masaya yatırıldı

 

Orta Asya-Hindistan Diyaloğu Dışişleri Bakanları Toplantısı, Özbekistan’ın Semerkant şehrinde düzenlendi. Toplantıda konuşan Özbekistan Dışişleri Bakanı Abdulaziz Kamilov, bu diyaloğun temel amacının Orta Asya ülkeleri ile Hindistan arasındaki çok yönlü ilişkilerin yeniden canlanmasını sağlamak ve taraflar arasındaki ticaret, ekonomi, yatırım, kültürel ve diğer alanlardaki iş birliği potansiyelini kullanmak olduğunu kaydetti.

 

Eski Özbek bakan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün yeni genel sekreteri oldu

 

Özbekistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, ŞİÖ ülkeleri Devlet Başkanları Konseyi’nin aldığı karara göre, Özbekistan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Stratejik ve Bölgelerarası Araştırmalar Enstitüsü Direktörü Büyükelçi Vladimir Narov, 1 Ocak itibariyle ŞİÖ Genel Sekreterliği görevine başladı.

 

Özbekistan ile Almanya arasında 4 milyar dolarlık anlaşma

 

Almanya Ekonomi ve Enerji Bakan Yardımcısı Eckhard Franz ve Özbekistan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Yatırım Komitesi Başkanı Suhrab Halmuradov’un başkanlıklarında Özbek-Alman İş Forumu düzenlendi. İki ülke arasında ticari-ekonomik, yatırım, enerji, taşımacılık, tarım ve diğer alanlardaki işbirliğinin geliştirilmesi imkânlarının ele alındığı iş forumunun ardından iki ülke şirketleri arasında toplam tutarı 4 milyar dolarlık projelerin hayata geçirilmesine ilişkin anlaşmalar imzalandı.

 

Türkiye, Özbekistan’da en çok şirket kuran ikinci ülke

 

Türkiye, geçen yıl Özbekistan’da yabancı sermayeli en çok şirket kuran ülkeler arasında yer aldı. 2018’de Özbekistan’da kendi sermayesi ile 364 şirket kuran Türkiye, yabancı sermayeyle en çok şirket kuran ülkeler arasında ikinci oldu.

 

Hint Üniversitesi Özbekistan’da şube açtı

 

Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev Taşkent’te Amiti Üniversitesi’nin açılmasıyla ilgili bir kararname imzaladı. Üniversite, bilgi ve iletişim teknolojileri alanlarında uzmanlar yetiştirecek.

 

Özbekistan’dan yabancı yatırımcıya vize jesti

 

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev tarafından imzalanan “Aktif Yatırım ve Sosyal Kalkınma Yılı” devlet programının uygulanmasına ilişkin kararnameye göre, ülkede en az 3 milyon dolarlık yatırım yapan yabancı yatırımcılara 1 Mart’tan itibaren yatırım vizesi uygulaması başlayacak. Yabancı yatırımcı ve aileleri için de geçerli olacak yatırım vizesi ileride uzatma hakkı ile 3 yıllığına verilecek.

 

Özbekistan ve Hindistan’dan nükleer işbirliği

 

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 17-18 Ocak tarihlerinde Hindistan’a yaptığı ziyarette mevkidaşı Hindistan Cumhurbaşkanı Narendra Modi ile bir araya geldi. Görüşmeler çerçevesinde iki ülke arasında birçok anlaşma imzalandı. Hindistan’ın Eximbank kuruluşu tarafından Özbekistan’daki altyapı yatırımlarında kullanılmak üzere 200 milyon dolar kredi verilmesi yönünde anlaşma imzalandı. Ayrıca Özbekistan ve Hindistan arasında uzun dönemli uranyum tedariği anlaşması imzalandı.

 

Avrupa Birliği’nden Özbekistan’a önemli ziyaret

 

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in 20 Ocak’ta Almanya’ya gerçekleştirdiği ziyaretin ardından Avrupa Birliği’nden bir heyet Özbekistan’ı ziyaret etti. Heyet, temaslarda bulunmak üzere geldiği Özbekistan’da Başbakan Yardımcısı ve Devlet Yatırım Komitesi Başkanı Suhrab Halmuradov ile görüştü. Özbekistan Devlet Yatırım Komitesinden yapılan açıklamaya göre Avrupa Birliği Orta Asya Özel Temsilcisi Peter  Burian, görüşmede AB ülkelerinin, iş dünyasının ve Avrupa toplumunun Özbekistan’a ilgisinin önemli şekilde arttığını belirterek, bu durumun ülkedeki reformlarla bağlantılı olduğunu belirtti.

 

Orta Asya ülke liderleri Nisan ayında Taşkent’te toplanıyor

 

Özbekistan Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan Orta Asya devlet başkanlarının ikinci danışma toplantısı bu yıl nisan ayında Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te gerçekleşecek. Toplantıda Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan devlet başkanları bir araya gelecek.

 

Özbekistan Silahlı Kuvvetleri mensupları ABD’de askeri tatbikata katıldı

 

Özbekistan Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, ülkenin özel harekat kuvvetleri mensupları ilk defa ABD’deki bir askeri tatbikata katıldı. Savunma Bakanı Abdusalom Azizov ve beraberindeki heyet de askeri eğitim tatbikatını izledi. ABD’nin Mississippi eyaletindeki Shelby üssünde düzenlenen “Güney Saldırısı” tatbikatı ay sonuna kadar devam edecek.

 

TÜRKMENİSTAN

 

Türkmen erkekleri kayıt altına alınıyor

 

Türkmenistan hükümeti Afganistan sınırındaki güvenlik endişesinden dolayı 50 yaş altı erkekleri kayıt altına aldığını bildirdi.

 

Türkmenistan-Japonya ilişkileri gelişiyor

 

Türkmenistan’ın Japon Uluslararası İşbirliği Bankası “JBIC” ile Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı’ndan bir heyet arasında yapılan toplantıda, gaz ve kimya endüstrilerine yeni yatırımlar yapma olanakları değerlendirildi. Japon-Türkmen Ekonomik İşbirliği Komitesi’nin eşbaşkanı olan Japon şirket “ITOCHU” Başkan Yardımcısı Yoichi Kobayashi başkanlığındaki heyet ile yapılan toplantıda ise tarım makineleri ve ekipmanlarıyla ilgili konular ele alındı.

 

Dünya Gümrük Örgütü Genel Sekreteri Aşkabat’ta

 

Dünya Gümrük Örgütü Genel Sekreteri Kunio Mikuriya, bir heyet ile birlikte 17 Ocak’ta başkent Aşkabat’ta resmi ziyaretlerde bulundu. Kunio Mikuriya, örgütünün, Türkmenistan’la olan etkin işbirliğinin daha da güçlendirilmesi ve genişletilmesine olan ilgisinin devam ettiğini vurguladı. Genel Sekreteri memnuniyetle karşılayan Devlet Başkanı, ülkenin çeşitli alanlarda uluslararası yapılarla verimli işbirliğine olan bağlılığını yineledi.

 

Bağımsız Devletler Topluluğu Başkanlığı 2019’da Türkmenistan’da

 

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) başkanlığını 2019 yılında Türkmenistan devraldı. BDT başkanlığını, Duşanbe’den Aşkabat’a devretme kararı, geçtiğimiz yıl Eylül ayında Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de yapılan BDT Başkanları Zirvesi’nde Türkmenistan’ın teklifi üzerine alınmıştı.

 

KIRGIZİSTAN

 

Kırgızistan’da 2019 “dijitalleşme yılı” ilan edildi

 

Cumhurbaşkanı Ceenbekov yılın ilk çalışma ziyaretini yaptığı Çuy Bölgesi’ndeki Sokuluk ilçesinde halkla bir araya geldi. Ceenbekov, burada yaptığı konuşmada, 2018’in kırsal kalkınma yılı ilan edildiğini hatırlatarak, kırsal bölgelerin kalkınmasına yoğunlaşacaklarını vurguladı. Ceenbekov, bu yılın da ülke dijitalleşme yılı ilan edildiğini söyledi.

 

TİKA’dan Kırgızistan’da kadınlara iş desteği

 

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığından yapılan yazılı açıklamaya göre, Kırgızistan Kadınlar Kongresi iş birliğiyle 2016-2018 yıllarında verilen temel bilgisayar eğitimi, dikiş nakış, diksiyon ve girişimcilik kurslarında başarılı olan kadınlara kendi işini kurma ve geliştirme konusunda destek sağlandı.

 

Kırgızistan ve Özbekistan dışişleri bakanları ikili ilişkileri masaya yatırdı

 

Kırgızistan Dışişleri Bakanı Cengiz Aydarbekov, Orta Asya-Hindistan Diyaloğu Dışişleri Bakanları Toplantısı’na katılmak üzere gittiği Taşkent’te Özbek mevkidaşı Abdulaziz Kamilov ile bir araya geldi. Kırgızistan Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamaya göre iki ülkenin dışişleri bakanları ikili ilişkilerin güncel konularını ele aldı. Bakanlar, 2019’da yapılması planlanan üst düzey ziyaretlerle ikili ilişkilerin daha da yoğunlaştırılması gerekliliği üzerinde anlaştılar.

 

Kırgızistan Cumhurbaşkanı TBMM milletvekillerini kabul etti

 

Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden yapılan yazılı açıklamada, Devlet Başkanı Sooronbay Ceenbekov’un TBMM milletvekilleri Cevdet Yılmaz ve Lütfi Elvan ile bir araya geldiği bildirildi. Cumhurbaşkanlığı İdaresi Dış Politika Bölüm Başkanı Daniyar Sıdıkov ile Türkiye Cumhuriyeti Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat’ın da katıldığı toplantıda, 2 Eylül 2018’de Sooronbay Ceenbekov ile Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık yaptığı Kırgızistan-Türkiye Dördüncü Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında varılan anlaşmaların hayata geçirilmesine ilişkin konuların görüşüldüğü aktarıldı.

 

Bişkek 2019’da Kırgız-Macar Hükümetlerarası Komisyonu’na ev sahipliği yapacak

 

Kırgızistan’ın Macaristan Büyükelçisi Bakıt Cusupov, Budapeşte’ye ziyareti sırasında Macaristan Dışişleri Bakanı, İnsan Kaynakları Bakanı ve Macaristan’ın EXIM Bankası Başkanı ile bir araya geldi. 2019’da Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te ilk kez Kırgızistan-Macaristan Hükümetlerarası Komisyonu toplantısı yapılacağı bildirildi.

 

IRAK

 

Irak Türkmen Cephesi ve KYB heyeti, Kerkük’te görüştü

 

Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı Erşat Salihi, Kerkük’teki ITC Genel Merkezi’nde KYB heyetini kabul etti. KYB ile yapılan görüşmede, siyasi gelişmeler, güvenlik durumu ve Türkmen-Kürt İlişkileri ele alınırken, iki taraf da Kerkük’te bulunan siyasi partiler arasında sorunların ve problemlerin diyalog yoluyla çözülmesine vurgu yaptı. Görüşmede ITC, Kerkük’te siyasi ve güvenlik istikrarını sağlamak amacıyla bütün çabaları desteklediklerini, artık daha fazla güvenlik zaafiyetine tahammül olmadığını, Kerkük’te ortak bir yönetim ile şehirde güvenin ve huzurun sağlanması gerektiğini ifade etti.

 

Bağdat’taki Türkmen İlkokulunda Türkçe dersi okutulacak

 

Irak’ın başkenti Bağdat’taki Besmaya İlkokulunda Türkmen çocuklarına yönelik Türkçe dersinin okutulmasıyla ilgili tören düzenlendi. Törene, Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız, Irak Eğitim Bakanlığı Türkmen Eğitimi Genel Müdürü Çetin Kölemen, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı Bağdat Program Koordinatörü Cüneyt  Esmer ile çok sayıda misafir katıldı. Türkçenin okul müfredatına eklenmesinin önemine değinen Yıldız, Türkiye’nin her zaman bu tür projelere destek verdiğini kaydetti.

 

Türkmen lider Erşat Salihi, İran Dışişleri Bakanı Zarif ile görüştü

 

Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşat Salihi, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile Bağdat’ta bir araya geldi. Birçok parti liderinin katıldığı toplantıda ikili ilişkiler konuşuldu. Cevad Zarif, Başbakan Adil Abdulmehdi ile de bir toplantı gerçekleştirdi. Zarif yakın bir tarihte İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Irak’ı ziyaret edeceğini belirtti.

 

Kerkük Valisi DEAŞ tehlikesi artıyor uyarısında bulundu

 

Irak’ta Kerkük Valisi Rakan Said, kentin güneyindeki Hemrin Dağları, Zegetun ve Abu Hanacir vadileri gibi kırsal bölgelerde çok sayıda DEAŞ militanı bulunduğunu söyledi. Bu bölgelere en kısa zamanda operasyon düzenlenmesi gerektiğini belirten Said, “Kentin güneyinde tehlikeli sayılara ulaşan DEAŞ militanları ciddi tehdit oluşturuyor.” dedi.

 

Kerkük İl Meclisi’nde başkanlık krizi: Türkmenler çözüm bekliyor

 

Irak’taki Türkmenler, merkezi hükümetin, Kerkük İl Meclisi’nde 1 yıldan uzun süredir devam eden başkanlık krizini çözmesini talep ediyor. Kerkük İl Meclisi Türkmen Grubu Üyesi Ali Mehdi, başkanın Bağdat tarafından atanmasını istediklerini söyledi.

 

PKK’nın Sincar’daki faaliyetleri Türkmenler için tehdit oluşturuyor

 

Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşat Salihi, yaptığı açıklamada, Sincar’da etki alanını genişletmeye başlayan PKK’nın Türkmenler için tehdit oluşturduğunu söyledi. PKK’nın Sincar yakınındaki 20 Türkmen köyünü ele geçirmek istediğini aktaran Salihi, böyle bir durumda tamamı Türkmenlerden oluşan Telafer’in de güvenliğinin tehlikeye gireceğini ifade etti. Türkmen lider, terör örgütünün, Sincar ilçesinin arkasındaki Irak ile Suriye sınır boşluğunu doldurmaya çalıştığını belirtti.

 

Irak Meclisi’nde Türkmen bölgelerine mali destek paketi kabul edildi

 

Irak Meclisi, 2019 yılı bütçesinde, terör nedeniyle zarar gören Türkmen bölgelerinin yeniden imarı için Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşat Salihi tarafından sunulan öneriyi kabul etti. Karar gereği Türkmen bölgelerinin imarı için 232 milyon dolarlık para tahsis edildi.

 

Kerkük’te Türkiye vizesi müjdesi

 

Iraklılar başkent Bağdat, Erbil, Süleymaniye ve Duhok’un yanı sıra artık Türkiye vizesi için Türkmenlerin yoğunlukla yaşadığı Kerkük’ten de başvuru yapabilecek. Vize Başvuru Merkezi İdari Amiri Peyami Yılmaz, Kerkük’teki idari yetkililer ve Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız’ın uygun gördüğü bir tarihte resmi açılışı yapacaklarını söyledi.

 

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ (KKTC)

 

KKTC Dışişleri Bakanı Özersay: Adada BM Barış Gücü’ne ihtiyaç yok

 

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletler (BM) Barış Gücü’nün askeri misyonuna gerek kalmadığını ve bu yapının sivil bir misyona dönüştürülmesi gerektiğini söyledi.

 

KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı: Siyasi eşitlik dahilinde federasyon en gerçekçi çözüm

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Kıbrıs’ta olası bir anlaşmanın Birleşmiş Milletler çerçevesinde ve müzakerelerle elde edilebileceğine inandıklarını belirtti. Federasyon modelinin siyasi eşitliği  içerdiğini kaydeden Akıncı, “Masada olan federasyon modeli kanaatime göre karşılıklı kabul edilebilir en gerçekçi model olmayı sürdürmektedir.”  ifadesini kullandı.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden önemli Kıbrıs açıklaması

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’ta siyasi eşitliğin olduğu iki toplumlu, iki bölgeli federasyona dayalı kalıcı, kapsamlı ve adil bir çözüm için iki toplum lideri ve ilgili taraflara BM gözetiminde açık, yaratıcı, aktif ve anlamlı müzakerelere geri dönmesi çağrısında bulundu. Kıbrıs’taki BM Barış Gücü Misyonunun görev süresinin 6 ay daha uzatılmasını isteyen karar, BMGK’de oy birliğiyle kabul edildi.

 

DİĞER

 

The Guardian’dan Kırgızistan ve Özbekistan tavsiyesi

 

İngiliz The Guardian gazetesi, 2019’da seyahat planlayanlar için Kırgızistan ve Özbekistan’ı 40 tavsiye listesine ekledi. Guardian, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyayev’in 2016’da iktidara gelmesinden sonra, Özbekistan’da kademeli değişiklikler yaşandığına dikkat çekti. Yazıda “Ülkenin ünlü misafirperverliğini, etkileyici mimarisini ve İpek Yolu’nun mirasını yaşamak isteyen turistler için koşullar hızla iyileşiyor” denildi.

 

“Gagauz Yurdu Gökoğuzlar” gazetesi Türkiye’de yayın hayatına başladı

 

Gagauz Yurdu Gökoğuzlar gazetesi 2019 Ocak ayında, “Bilgi Ordusu Bizim Ordumuz, Bildiğimizi Öğretmek Bizim Görevimiz”  parolasıyla yayın hayatına başladı. Türkiye’de faaliyet gösteren tek Gagavuz gazetesi olma özelliğini taşıyan gazetenin farklı temsilcilikleri bulunuyor. Gazetenin, Moskova, St. Petersburg, Moldova-Gagavuzya, İstanbul, Trakya ve Karadeniz temsilcilikleri faaliyet gösterecek.

 

Rodos ve İstanköy Türkleri, vakıf mallarının satılmasına tepkili

 

İstanköy’de Osmanlı döneminden kalma vakıf malları Yunan dernek başkanı tarafından satılığa çıkarıldı. Rodos ve İstanköy Türkleri, uluslararası anlaşmaları hatırlatarak duruma tepki gösterdi. Adadaki Türkler dernekleri vasıtasıyla vakıf idaresi, ilgili bakanlıklar ve Başbakana gönderdiği mektuptan sonra Rodos, İstanköy ve Onikiadalar Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı İstanköy Vakıf Malları İdare Heyeti Başkanına açık mektup yazdı.

 

Makedonya’nın Türk bakanından önemli açıklamalar

 

Makedonya’nın Türk kökenli Devlet Bakanı Elvin Hasan, Türkiye’nin Makedonya’ya bağımsızlığından beri her alanda destek verdiğini belirterek, “Türkiye’yi sürekli sırtımızı dayayabileceğimiz büyük bir ülke olarak görüyoruz.” dedi.

 

Macaristan “Türklük” bağını araştırmak için enstitü kurdu

 

Macaristan’da, tartışmalı bir konu olan Macar halkının kökeni ve Türkler ile olan bağlantısı noktasında önemli bir adım atıldı. Ülke tarihi, dil ve kültür noktasında araştırmalar yapacak olan Macaristan Araştırma Enstitüsü, Macarların kimlik bilmecesinin çözülmesini de planlanıyor.

 

Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Dolkun İsa’dan Doğu Türkistan çağrısı

 

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Dolkun İsa, Çin’in Doğu Türkistan’da toplama kamplarına aldığı Uygurların sayısının 3 milyona ulaştığını ileri sürdü. Türkiye ve uluslararası toplumu çok geç olmadan harekete geçmeye çağıran Dolkun İsa, “Kamplarda hayatını kaybeden 350 kişinin isimleri elimizde var.” dedi.

 

Batı Trakya Türkleri: Türkiye’deki Rum Ortodokslar kadar dini özgürlük istiyoruz

 

Batı Trakya Türkleri, Türkiye’deki Rum Ortodoks azınlığın dini faaliyetlerini örnek göstererek Yunan hükümetinden Türkiye gibi dini özgürlüklere saygılı olmasını istiyor. Batı Trakya’nın önde gelen basın kuruluşlarından Millet Gazetesi konu ile ilgili “Rum Azınlığa özgürlük, Türk Azınlığa yasaklar” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıda, Yunanistan’ın Lozan Antlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği ve Yunanistan’daki Türklerin, Türkiye’deki Rumlara göre çok daha az dini özgürlüğe sahip oldukları vurgulandı.

 

Tacikistan ilk İslam bankasına hazırlanıyor

 

Tacikistan hükümeti Kazakistan’dan aldığı eğitim desteği ile başlattığı çalışmalar sonucunda Nisan 2019’da ilk İslami finans bankasını açacak.

 

İran, Güney Azerbaycan’da böl yönet politikasını uygulamaya devam ediyor

 

İran yönetimi altındaki Güney Azerbaycan’da milli aktivistler, İran yönetiminin çeşitli şehirleri ve köyleri eyaletler arasında değiştirerek bölgeler arası gerginlik yaratmaya çalıştığını ifade etti. İran’da Batı Azerbaycan, Doğu Azerbaycan, Erdebil ve Zencan eyaletleri başta olmak üzere birçok eyalette Güney Azerbaycan Türkleri yaşıyor. Geçtiğimiz günlerde Erdebil eyaletinden iki köyün Doğu Azerbaycan eyaletine verilmesi kararı verildi.

 

Orta Asya’dan gelen göçmenlerin zor seçimi

 

Orta Asya ülkelerinden yurt dışına emek göçmeni olarak gidenlerin ilk tercih ettiği ülke olan Rusya’nın ardından hükümetin sağladığı kolaylıklar sebebiyle ikinci sırada Türkiye yer alıyor. Rusya işgücü piyasasının popülaritesi azaldıkça, Türkiye Orta Asya’dan gelen göçmenleri giderek daha fazla çekiyor. Türk hükümeti, Rus makamlarıyla karşılaştırıldığında daha az katı kurallar ve düzenlemeler oluşturmuştur.

 

TİKA, Makedonya’da tarihi Harabati Baba Tekkesi’ni restore edecek

 

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı ile Makedonya Cumhuriyeti İslam Dini Birliği arasında, Makedonya’nın Kalkandelen şehrindeki en önemli Osmanlı eserlerinden tarihi Harabati Baba Tekkesi’nin restorasyon projesine ilişkin protokol imzalandı.

 

Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) Çalıştayı

 

TÜRKPA Çalıştayı’nın, “Ormanların Doğal Zenginliğinin Korunması İçin Mevzuat ve Uygulamalar Çalıştayı” başlıklı oturumun açılışında konuşan TBMM Başkanvekili Mustafa Şentop, 21. yüzyılın başında yeni bir dünyanın uluslararası hukuk, siyaset ve ekonomi alanlarında yeni anlayışların, zihniyetlerin geçerli olacağı bir dünyanın kuruluşunun arifesinde bulunulduğunu ifade etti. TÜRKPA’nın, başarılı olmasını yürekten arzu ettiğini bildiren Şentop, “TÜRKPA’yı başka uluslararası kuruluşlarla bir tutmuyoruz, TÜRKPA bizim kendi toyumuz, öz meclisimizdir. TÜRKPA’nın başarısı, bizim başarımız olacak, Avrasya’nın geleceğine ve barışına ciddi katkı sağlayacaktır.” diye konuştu.

 

30 bini aşkın Ahıska Türkünün, Türk vatandaşlığına geçiş işlemleri tamamlandı

 

Dünya Ahıska Türkleri Birliği (DATÜB) Genel Sekreteri Fuat Uçar, yaptığı açıklamada, birlik olarak 9 ülkedeki Ahıska Türklerine hizmet veren bir kuruluş olduklarını söyledi. Uçar, 30 bini aşkın Ahıska Türkünün vatandaşlığından sonra izinle Türkiye’de ikamet eden Ahıskalılar için yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla istisnai vatandaşlık çalışması yürütüldüğünü söyledi.

 

Nogay Şair Kadriye Temirbulatova Ankara’da anıldı

 

Nogay Türklerinin son yüzyılda yetiştirdiği ünlü şairlerden biri olan Kadriye Temirbulatova için doğumunun 70.yılı vesilesiyle anma töreni düzenlendi. Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) ile Nogay Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından hazırlanan “Türk Dünyasının Öncüleri-Kadriye Temirbulatova” isimli program 24 Ocak günü gerçekleşti. 25 Ocak’ta da Adana Büyükşehir Belediyesi ve Adana Kırım Türkleri Derneğinin iş birliği ile Adana’da anma programı gerçekleştirildi.

 

Moldova’da Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Dili sınıfı açıldı

 

Moldova Gökoğuz Yeri Özerk Bölgesinde, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı  tarafından Komrat Devlet Üniversitesi bünyesinde kurulan Türk Dili sınıfı açıldı. Gagavuz köylerinde Türkçe okulların açılması ve Gagavuz öğrencilere Türkiye’de eğitim imkânı sağlanması için çalışan Türkiye’nin yetiştirdiği devlet ve sanat adamı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in isminin verildiği sınıfın 2019-2020 eğitim yılında 30 öğrenciyle eğitime başlaması planlanıyor.

 

Gümülcine’de 29 Ocak Batı Trakya Milli Direniş Günü anıldı

 

Yunanistan’da yaşayan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, Yunan devletinin asimile politikaları ve baskıları ile Türk kimliğinin inkâr edildiğini, birçok konuda hakların verilmediğini dünyaya duyurmak için 29 Ocak 1988 ve 29 Ocak 1990 yıllarında gösterdiği direnişin 31. yılı Gümülcine’de düzenlenen etkinlikle kutladı. Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu “29 Ocaklar” konulu bir etkinlik düzenledi. Etkinliğe, Batı Trakya genelinden yüzlerce kişi katıldı.

 

Türk Keneşi Bilgi ve İletişim Teknolojileri bakanları toplantısı Almatı’da yapıldı

 

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Bakanlar Üçüncü Toplantısı Almatı’da gerçekleştirildi. Toplantıda taraflar; siber güvenlik, e-devlet, uzay iş birliği, uydu hizmetleri ve TASIM (Trans Sibirya Süper Bilgi Ağı) konularının yanı sıra fiber optik altyapı projesinde mevcut işbirliğini ve bilgi iletişim teknolojileri gibi konuları genişletme yolları görüşüldü.