ABD,  Analiz,  Genel,  Rusya,  Savunma,  Türk Dünyası,  Türk Dünyası Raporu

Osmanlı Dönemi İlişkiler
Türk-Rus ilişkilerinin tarihi seyri Osmanlı İmparatorluğu’nun 15. yüzyılına dayanmakla birlikte diplomatik bağlamda gelişen ilk temaslar; 1686-1700 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kırım’ı işgal edemeyen Çarlık Rusya’nın Azak’ı ele geçirmesi sonucu 1700 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması ile birlikte payitahtta daimi elçilik bulundurma zaferi ile sonuçlanmasıdır. Kısa bir süre sonra Azak tekrar Osmanlı hâkimiyetine girerek Çarlık Rusya’sının Azak ve Kırım başta olmak üzere Osmanlı kontrolündeki bölgeleri işgale kalkışması, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan Kırım’ın Çarlık yönetimine bırakılması olarak seyir etmiştir. Türk siyasi tarihi açısından bir dönüm noktası olarak ifade edilen Kırım üzerindeki egemenliğimizin kaybı, ardı arkası kesilmeyen askeri ve diplomatik kayıpları beraberinde getirmiştir. Son olarak kısa bir süre ittifak halinde olan Osmanlı-Çarlık Rusya’sı 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinde gerçekleşen Türk donanmasının Navarin’de yakılması ve onun üzerine Edirne ve Erzurum vilayetlerinin Çarlık ordusu tarafından işgale uğraması imparatorluğun Balkanlar başta olmak üzere birçok bölgede nüfuzu kaybetmesi ile sonuçlandı. Kısaca Osmanlı İmparatorluğu 1699’dan sonra özellikle Rus tehdidi ile karşı karşıya kaldığı için uluslararası ilişkiler terminolojisinde “Denge Siyaseti” olarak ifade edilen diplomatik argümanı kullanmaya başlamıştır. Fahir Armaoğlu’nun 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi isimli çalışmasında belirttiği üzere “Denge Politikası” şu evrelerden meydana gelmektedir; (2012: 67-68).
1. 1791 (1798)-1878: Rus tehlikesine karşı İngiltere ile birlikte hareket etme.
2. 1888-1918: Rus ve İngiliz tehlikesine karşı Almanlarla hareket etme.
3. 1920-1936: Batılılara karşı Sovyet Rusya ile hareket etme.
4. 1938-1945: Faşist İtalya tehlikesine karşı İngiltere ile hareket etme.
5. 1945-Günümüze kadar: Sovyet Rusya’nın komünizm tehlikesine karşı Amerika ve Batı ile hareket etme.
Politik ve diplomatik arenada yaşanan bütün bunlara paralel olarak Avrupa’da meydana gelen devrimler ve toplumsal zeminde cereyan eden düşünce hareketleri Osmanlı İmparatorluğu’na da sirayet ederek Türk münevverlerinin modernleşme tartışmalarına dâhil olmasına imkân yarattı. Bu noktada imparatorluğun en uzun yüzyılı olarak ifade edilen 19. Yüzyıl, modernleşme çabaları ile batıya entegre olma mücadelesinin en hararetli dönemi olarak söylenebilir. Batılılaşma düşüncesi imparatorluk bakiyesinde yaşayan tebaanın ve aydın zümrenin toplumsal zemininde meydana gelecek dönüşümlerden ziyade, ilerleyen zamanda politik bir dönüşümün veya ittifaklar çatısı altında oluşacak güç birliğinin temel taşlarını oluşturmaktaydı. Kısaca ifade etmek gerekirse 19. yüzyıldaki sosyolojik dönüşüm süreci imparatorluğun geçmişteki müttefikleri ile gelecekteki müttefikleri hakkında siyasi bir zemin yaratma çabaları olarak da okunmalıdır. Özellikle 1. Cihan Harbi sonrası değişen siyasi ve iktisadi dengeler imparatorluğu devralan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de gelecek yıllarına rota tayin etmektedir.
Cumhuriyet Dönemi İlişkiler
Cumhuriyetin ilk yıllarında Sovyet Rusya lehine yaşanan bazı gelişmeler Türk Hariciyesinin yönünü tayin etmekte oldukça yetersiz bir argümandı. Çünkü Gazi Paşa’da imparatorluğun son yıllarında izlediği Denge Siyasetini benimseyerek hem batıya hem doğuya hem de Sadabat Paktı ve Balkan Antantı gibi bölgesel ittifaklarla dünya diplomasisinde yerini almaya çalışıyordu. Henüz tam anlamıyla siyasi ve iktisadi dengesini bulamayan bölgesel güçler İkinci Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle yeni bir süreci başlatacak ittifaklar silsilesinin fitili ateşlediler. Savaş sonrası kurulan yeni güç dengesinde Türkiye yerini ABD ve Batılı ülkelerden yana aldı. Özellikle NATO askeri paktına katılarak ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki konumuna yükselen Türkiye, çok geçmeden iktisadi manada küresel sermayeye entegre olma çabasının sonucu olarak IMF ve Dünya Bankasına dâhil oldu. Burada ilerde dönmek üzere bir konuya parantez açmak isterim. NATO askeri ittifakının 5. Maddesinde ifade edilen şu beyan; “saldırı veya saldırı tehdidine karşı üyelerini savunmaya ve bu amaçla, bir üyesine yapılacak saldırının tüm üyelerine yapılmış varsayılacağı ilkesine dayanan bir örgüttür. Siyasi ve askeri alanlardaki günlük işbirliğiyle sergilenen dayanışma ve uyum, temel güvenlik sınamalarının üstesinden gelinmesinde hiçbir Müttefikin yalnız bırakılmayacağını garanti etmektedir. Ayrıca, üyelerinin savunma alanında egemen sorumluluklar üstlenme haklarına halel getirmeksizin, Müttefiklerin asli ulusal güvenlik hedeflerine kollektif çabalarla ulaşmalarına yardımcı olmaktadır.” NATO üyesi olarak devam eden tüm zaman dilimi için geçerli bir ifade olarak karşımızda duruyor. (TC. Dışişleri Bakanlığı).
Soğuk Savaş Yılları ve Sonrası
Soğuk Savaş yılları boyunca ABD destekli politikaların baskısı altında olan Türk hükümetleri yüzünü ne zaman Sovyet Rusya’ya çevirmeye kalksa askeri müdahaleler veya ekonomik ambargolara maruz kalarak Batı dışı bir politika geliştirmekten uzak tutuldu. 1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla gelişen tek kutuplu ABD bloğunun orantısız gücü, Türk devlet iradesini bir tür hegemonya aracı olarak yönlendirme çabasına girmeye başladı. İki süper güç arasında bütün bunlar yaşanırken 1990’da cereyan eden Birinci Körfez Savaşı Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit edebilecek bir olay olarak tarihi gerçekliğini korumaktadır. NATO tarafından himaye altına alınan Türk toprakları Saddam’ın Kuveyt’e karşı yapacağı hava ve kara çıkartmalarında olası hedef olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinden oluşan ittifakın savaşa dâhil olması, Türkiye’nin ulusal güvenliğini daha fazla tehdit etmeye başlamıştır. Bu sebeple Türkiye’nin hava savunması açısından karşı karşıya kaldığı ilk tehdit algısı ve savunma sistemi ihtiyacı bu noktada kendini göstermiştir. Daha sonraları 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ile başlayan süreçte Türk hava sahasının açılması ve muhtelif bölgelerdeki ABD/NATO üslerinin kullanımına izin verilmesi yaşanan ikinci ulusal güvenlik tehdidi olarak yorumlanmalıdır.
Kısaca belirtmek gerekirse Türk devletinin Orta Doğu başta olmak üzere Doğu Akdeniz ve diğer komşu ülkeler ile zaman zaman çatışma içine girdiği dönemlerden bu yana kendisini savunabilecek bir sisteme ihtiyacının olduğu su götürmez bir gerçektir. Özellikle Suriye iç savaşı sonrası bölgede yaşanan terör olayları ile sınır güvenliğinin tehlikeye girmesi Türk devletini Hava Savunma Sistemi ve Savunma Sanayi alanında adımlar atmaya zorlamıştır.

Suriye İç Savaşı ve 15 Temmuz Sonrası İlişkiler

Türkiye-Rusya ve Türkiye-Amerika ilişkilerinin tarihi seyri kimi zaman ilişkilerin sekteye uğradığı kimi zaman ise stratejik ortaklıkların oluştuğu dönemlere şahitlik etmektedir. Bu noktada Türk-Rus ve Türk-Amerikan ilişkileri açısından, Suriye iç savaşının yarattığı yeni diplomatik düzlem tarihin dönüm noktası olarak adlandırılmalıdır. Çünkü iki ülkenin de Suriye politikası çoğu noktada Türkiye’nin Suriye politikasıyla ters düşmektedir. Bu sebeple bugün yaşanan S-400 ve F-35 krizi Suriye’deki siyasi çekişmenin diplomatik izdüşümü olarak yorumlanmalıdır. Suriye iç savaşından sonra ABD ile yaşanan “bölgesel çıkar çatışmaları” ilişkilerin hızla bozulmaya başlamasına sebep olmuştur. Bunun üzerine Rusya’ya yaklaşan Türk hariciyesi hem diplomatik hem de siyasi açıdan yeni güç dengelerinin oluşması tartışmasını başlatmıştır. Rusya ile ilişkilerin miladı sayılacak en önemli sebep, ilerde değineceğim Rusya’ya ait Su-24 uçağının Türk hava güçleri tarafından Suriye’de düşürülmesidir.
15 Temmuz ABD ve NATO’nun parmak izi olan bir darbeler geleneğinin “din kisvesi altına bürünen kült örgüt yapılanmalarının” farklı bir yansıması olarak Türkiye darbeler tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle iktidar cenahının her platformda dile getirdiği ABD destekli 15 Temmuz hain kalkışması, Türk bürokrasisinin, yeni duyduğu bir itiraftan öte senelerce dile getirilen uyarıların tezahürüdür. Bu sebeple 15 Temmuz; Türk devletine Türk bürokrasisine ve Türk milletine karşı birikmiş olan kinin dışa vurumundan ziyade, yeni kurulacak siyasi, sosyal ve iktisadi hegemonyanın meşruiyeti olarak da okunmalıdır. Çünkü kalkışma öncesi gerek Suriye özelinde gelişen Ortadoğu siyasetinin ABD-Batı yönlü bir düzlemden Rusya-Doğu yönlü bir düzleme doğru seyir etmesi gerekse de neo-liberal ekonomi politiğinin, müdahaleci-korumacı bir felsefeyle tanzime çalışılması yaşadığımız S-400 Hava Savunma Sistemi ve F-35 Savaş Uçağı krizinin temelinde yatan muhtevayı idrak etmekte yardımcı olacaktır. Kısaca ifade etmek gerekirse, 15 Temmuz, Türk devletine kurulmuş pusunun ve ilerleyen süreçte devlet devlet olmazsa her cemaat devlet olur anlayışının turnusol kâğıdı niteliğindedir.
15 Temmuz öncesi Türk bürokrasisine en şedit saldırı şüphesiz kalkışmanın failleri ve tahakküm altına alınmış devlet organlarının TSK’nin komuta kademesini Ergenekon ve Balyoz davaları ile elimine etmesi olarak ifade edilebilir. Fakat bu noktada önemli olan, devletin gücünü kendi gücü olarak atfeden bazı kliklerin varlığının tasfiyesinden ziyade bir geleneği yok etmeye yeminli şeni bir şebeke tarafından TSK’nin direncini kırarak yeni sürece Türk Devletini hazırlamak olarak yorumlanabilir. Yargı destekli bu operasyon kısa sürede TSK’nin içindeki Milliyetçi-Kemalist subayların tasfiyesi ile sonuçlandı. Özellikle Suriye iç savaşının ivme kazandığı bir dönemde ordu ve bürokratik mekanizma içinde yaşanan kırılmalar, Rus menşeili SU-24 uçağının Suriye hava sahası içerinde düşürülmesi ile farklı bir noktaya evirildi. Komuta kademsindeki belirsizlik diplomatik açıdan yeni mağlubiyetlere gebe bir siyasal atmosferin işareti niteliğindedir. Uçak krizi sonrası Rusya ile artan diplomatik sorunlar, iki tarafında itidal çağrısı ve Türk devleti içindeki bazı kliklerin (Perinçek Cemaati) yoğun Rusya temasları neticesinde normale dönmeye başladı. Normale dönmeye başlayan ilişikler bazı ekonomik antlaşmalar ve Kasım 2016’da Türk-Rus yetkiler tarafından dile getirilen S-400 Hava Savunma Sistemi tedariki ile taçlandırıldı. Ayrıca 15 Temmuz sonrası yaşanan gelişmelere ek olarak; Ergenekon davasında yargının “Ergenekon örgütü adı altında bir örgüt olmadığı için, örgüt kurmak, yönetmek, üyelik, yardım ve yataklık suçlarından açılan tüm davalar yönünden sanıkların tümünün beraatine karar vermesi” kurulan yeni düzenin ilk ayak sesi olarak yorumlanmalıdır. Bu noktada kararın doğruluğu ve yanlışlığını tartışmaktan öte benim dikkat çekmek istediğim nokta, Ergenekon davasıyla oyalanan Türk devletinin geçen bunca süre zarfında kararı etkileyen ideolojik fikrin temelinde yatan “grup/cemaat/düşünce dünyasının” neler olduğudur. Hal böyleyken, 15 Temmuz öncesi ve sonrası şahit olunan bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin S-400/F-35 krizini bazı güvenlik tedbirleri açısından değerlendirmekten ziyade yeni bir denklemin vuku bulacağı politik konjonktürün tanzimi olarak yorumlamaktır.

S-400 ve F-35 Krizinin Süreci

Çok partili hayata geçişin arifesinde yaşanan küresel sermayeye entegrasyon çabaları Demokrat Parti’nin kurulması ve iktidara gelmesi ile Türk iktisadi yaşamında yeni bir dönemi başlatmıştır. Özellikle güvenlik stratejisi açısından NATO’ya üyeliğin akabinde Marshall yardımları ve Truman doktrini çerçevesinde temin edilen krediler ve IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi global sermaye kuruluşlarına üye olma teşebbüsü Batının liberal iktisat modelinin benimsemenin temeli olarak yorumlanmalıdır. 1980 askeri müdahalesine kadar geçen sürede “tam liberal ekonomi politiğini” iktisadi model olarak benimsemeyen Türk devleti 24 Ocak Kararlarıyla neo-liberal ekonomi fikrinin tartışmasız savunucusu ve uygulayıcısı olarak yaşanan iktisadi buhranın önlenebilmesine inandırıldı. Çünkü 24 Ocak Kararlarıyla kısa vadeli bir toparlama yaşayan Türk ekonomisi 1994 krizi ve akabinde yaşanan ekonomik durgunluk ile “kayıp yıllar” olarak tarihe geçecek bir süreci başlattı. Kısaca ifade etmek gerekirse; Türkiye’nin liberal iktisadi modeli ekonomi politiği yapma çabaları birikmiş sermayesi olmayan bir ülkeyi kredi ve borç tuzağına çekerek “sıcak para” olarak bilinen ekonomik büyümenin motoru haline getirmiştir. 1980’li yıllardan sonra hız kazanan “sıcak para” akışı Ak Parti iktidarı ile adeta “dış borçlanmaya dayalı büyüme” stratejisi olarak Türk ekonomisinin gelecek yıllarını ipotek altına almaya başladı. Artan dış borç stokuyla birlikte geçtiğimiz yaz aylarında başlayan ekonomik spekülasyon çabaları Türk ekonomisinin ne kadar kırılgan bir yapıya sahip olduğu kanıtlar niteliktedir. Bununla birlikte, yaşanan enflasyon ve stagflasyonu önlemek için atılan adımlar “liberal iktisadın” temelindeki “serbest piyasa” ve “görünmez el” metaforlarını hiçe sayarak atılan adımlar olmuştur. Özellikle tanzim satış mağazaları ile piyasaya müdahale edilmesi, akabinde korumacı/müdahaleci bir iktisat felsefesinin beraberinde getirmiştir.
Bütün bu yaşananlar karşında Türkiye’nin Batı menşeili liberal politikalara uyumlu olacağı fikrini söylemek mantıksız olacaktır. Çünkü birikmiş sermayesi olmayan, henüz tam manasıyla milli bir burjuvazi yaratamayan ve tüketim kültürünün hâkim olduğu bir toplumda liberal ekonominin sürdürülebilirliği pek mümkün gözükmemektedir. Fakat uzun yıllar sıcak parayla liberal sisteme entegre olmaya çalışan Türk ekonomisi, paranın piyasadan elini çekmesiyle durgunluğa sebep olmuştur. Bu durgunluk sadece ekonomide yaşanan gelişmelerle değil, ABD başta olmak üzere Atlantik sisteminin politik ve diplomatik çelişkileri yüzünden ilişkilerin gerilmesi noktasında yaşanan “stratejik ortaklık tartışmalarının” gündeme gelmesi ile ivme kazanmıştır. Münhasıran FETÖ/PDY soruşturması çerçevesinde meydana gelen diplomatik çatışma ve Suriye özelinde ABD-Türkiye ilişkilerinin stratejik ortaklık aleyhine gelişme göstermesi, Türkiye’yi Atlantik sistemine karşı pozisyon değiştirmeye itmiştir. Bu noktada en dikkat çekici husus şüphesiz Rusya’dan S400 Hava Savunma Sistemi tedariki ile başlayan sürecin geldiğimiz noktada yeni bir denklemin habercisi olmasıdır.
Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almak istemesinin haklı sebepleri varken, akıllara gelen asıl soru; Türkiye’nin, altmış yedi yıllık NATO hukukuna ve yukarı da belirttiğim NATO’nun 5. maddesinde yer alan NATO şemsiyesi altında korunmasına rağmen Rusya’dan neden Hava Savunma Sistemi tedarik ettiğidir. Yani Türkiye bu hamlesi ile kimi kimden korumaya ve kendisini kime karşı korumaya çalışmaktadır. Eğer ki bu soruların cevabını verecek Türk hariciye aklı varsa derhal kamuoyu aydınlatılmalıdır. Çünkü yaşanan bu kafa karışıklığına ek olarak son günlerde teslimatı sağlanan S-400 parçaları hakkında açıklama yapan Dışişleri yetkilisi, “S-400’ün her koşulda aktif olmayacağı ve bunun çok maliyetli olacağı” şeklinde akla mantığa sığmayan bir değerlendirmede bulunması; Rusya’nın, 2015 yılında düşürülen Su-24 tipi uçağın diyetini NATO’ya rağmen alınan S-400’ler ile ödettirdiği yorumunu akla getirmektedir.
Türkiye-ABD arasındaki bu kriz, diğer NATO ülkelerinin de S-400 tedariki için hazırlıklar yapmasına ve NATO ittifakı içinde bir “gedik açtığı” yorumunu da akla getirmektedir. NATO içindeki bu kriz, Putin’in en başarılı diplomatik zaferi olarak da düşünülmelidir. Özellikle Türkiye’nin son yıllarda “Perinçek ekibi” tarafından dizayna çalışılması, benim nazarımda atılan adımların çok mantıklı hamleler olmadığı kanısını oluşturmaktadır. Bu sebeple Türkiye S-400/F-35 krizini güvenlik politikaları çerçevesinden ziyade Ankara merkezli milli bir dış politika aklıyla tekrar gözden geçirmelidir.

Sonuç ve Değerlendirme

Sonuç olarak, Rus menşeili Su-24 tipi savaş uçağının Türk Hava Savunma güçleri tarafından Suriye’de düşürülmesi sonrası gerginleşen Türk-Rus ilişkileri “Perinçek Cemaatinin” Türk hariciyesi içindeki nüfuzuna bağlı olarak kısa sürede elimine edildi. Bu noktadan sonra gerek 15 Temmuz sonrası yaşanan ABD/NATO bloğuyla ilişkilerin sekteye uğraması ve Suriye’deki gelişmelerin ışığında iki devletin bölgesel çıkar çatışması ve ABD’nin Suriye’de Türk ordusuna karşılık PYD/YPG/DSG taşeron terör örgütünü tercih etmesi, bölgesel anlamda stratejik ortaklık hukukuna halel getirmiştir. Bunun üzerine Rusya ile kademeli olarak yakınlaşan Türk hariciyesinin ibresi Doğu bloğu diye ifade edilen Avrasyacılık politikaları üzerinden hareket kabiliyeti buldu. Özellikle ABD ile Hava Savunma Sistemi (patriot) üzerinden başlayan tartışma, Rus menşeili S-400 Hava Savunma Sistemi tedariki ve Suriye özelinde gündeme gelen Türk-Rus ilişkilerinin geldiğini son noktayı açıklamaktadır. Son günlerde ilk kısmının tamamlandığı ifade edilen S-400 teslimatı, Rusya ile oluşturulan mutabakat zemininin izdüşümünden ziyade ABD ve birçok batı ülkeleri ile üzerinde uzlaşılan F-35 üretiminin askıya alınmasına ve Türkiye’nin bu projeden çıkarılmasına sebep olmuştur. Aslında Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması uluslararası hukuka ve müttefiklik mefhumuna vurulmuş en büyük darbedir. Çünkü projenin taraflarından biri olarak masada yer alan Türkiye antlaşmaya sadık kalarak diplomatik hamlelerle işlerin bu noktaya varmasını önlemek için çabalamıştır. Fakat bu noktada benim dikkati çekmek istediğim husus; Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin hem diplomatik hem de ekonomik açıdan bozulmasından kaynaklı boşluğu, Rusya ile ilişkilerde “Perinçek Cemaatinin” devlet içindeki kontrol edilemez nüfuzu doldurmuştur. Yani bir asra aşkın süredir Batı ile olan ilişkiler ağının ve altmış yedi yıllık NATO müttefikliğinin yerini, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yıl dönümünde (2023 Hedefi) değişen dengeler ve jeopolitik hamleler ışığında yeni bir “eksen kayması” ile Avrasyacılık siyaseti doldurabilir. Asıl mesele iki cami arasında kalmış beynamaz misali, Batı ve Doğu arasında kalarak, dayatılmış konular üzerinden seçim yapmaya zorlanmaktan öte milli ve yerli bir dış politika etrafında (Ankara merkezli bir dış politika) Batı ve NATO hukukunu koruyarak bölgesel anlamda Avrasya çıkarlarına hizmet edecek Rusya ile stratejik işbirliği çerçevesinin sınırlarının çizilmesi olmalıdır. Yani sloganik popülizm etrafında meseleyi özetlemek gerekirse; “ne Amerika ne Rusya ne Çin, her şey Türklük için” demenin diplomatik adıdır yukarıda özetlenen konu.
Son olarak Türk hariciyesinin S-400 ve F-35 konusundaki iradesi (mesele sadece güvenlik politikaları açısından değil) Türk devletinin önümüzdeki süreçte dünya konjonktürel düzlemindeki yerini tesis etmesi açısından önemlidir. Ayrıca S-400 alımı bana göre, ABD ile güvenlik politikalarından kaynaklanan sürtüşmenin ötesinde Türkiye’nin ABD’ye karşı “manda ve himaye kabul edilemez” ve “biz sizin 51. eyaletiniz değiliz” haykırışının diplomatik adıdır. Çünkü iki ülke arasındaki ilişkilerde gelinen son nokta, özellikle Suriye’de çatışan çıkarlar stratejik ortaklık çatısı altında gerçekleşen hiçbir argümana işaret etmemektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir