2019 TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BAŞKENTİ OŞ: ÜÇ BİN YILLIK ŞEHİR

Doç. Dr. Abdulhamit AVŞAR

2018 yılı Aralık ayında Türk Dünyası Kültür Başkenti unvanı Kastamonu’dan Oş’a devredilince Türkiye kamuoyu yaklaşık 10 yıl aradan sonra şehrin adını yeniden duymuş oldu. Daha önce gündeme gelmesi de 30 yıl önceydi. Malumunuz Kırgızistan’ın güneyinde yer alan bu kadim şehir, Sovyet döneminin ektiği nifak tohumlarından kaynaklanan Kırgız-Özbek çatışmalarına sahne olmuştu.
Oysa Oş, dünya tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bu bağlamda 2010 yılında Oş’un kuruluşunun 3000. yılı dolayısıyla görkemli törenler yapılmış ve çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir. Ne var ki kentin bu hususiyetinden çoğumuz bilgi sahibi değiliz. Ata topraklarındaki kadim geçmişimizin üzeri örtülmüş olduğundan, tarihimiz 1071’de Anadolu’ya gelişimiz ile başlamakta, bulunduğumuz coğrafya dışındaki mirasımızdan habersiz bulunmaktayız.
Oş’un kurulmasının üzerinden en az üç bin yıllık bir zaman geçtiği hayalî bir ifade değil. Yıllar önce yapılan bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan insan iskeleti üzerinde yapılan karbon testi ile doğrulanmış bir bilgi bu. Aynı şekilde çeşitli arkeolojik kazılarda burada milattan bin yıl önce tarım yapılmaya başlandığı ortaya konuldu. Bunlar müşahhas verilere dayalı tespitler tabii. Daha kadim bir geçmişi ortaya koyabilecek henüz bulunamayan nice deliller de vardır kim bilir! Nitekim birazdan sözünü edeceğimiz Süleyman Dağı’nın yamaçlarında Bronz Çağı dönemine ait tarım alanları tespit edilmiştir. Yine, adı geçen dağda bulunan bir mağaranın duvarlarında milattan önceki bin yıllara ait olduğu düşünülen insan ve hayvan figürleri ile geometrik şekiller bulunmuştur. Kazakistan’dan Doğu Türkistan’a, Azerbaycan’dan Anadolu’ya Türklerin yayıldığı tüm coğrafyalarda rastlanan ve birbirine benzeyen bu resim ve motiflerden yola çıkarak Oş’taki yerleşimin çok daha öncesine dayandığını da söyleyebilmek mümkün. Belki bunun içindir ki “Yerleşim ne zaman başlamıştır?” sorusuna karşılık “Hz. Adem’den itibaren.” cevabı verilen çeşitli efsaneler de işitiyorsunuz bölgede yaşayanların ağzından.
Bilinen tarihte ise bölge; önce Sakaların, ardından Hunlar ve Göktürklerin yönetimi altında bulunmuş. Hatta milattan önce 4. yüzyıl sonlarında Büyük İskender de bölgeye gelmiş ve bölgede bir müddet hükümranlık sürmüş. Ama bölgede sadece misafir olabilmiş ve bir süre sonra ülkeyi asıl sahiplerine terk etmek zorunda kalmış.
Oş, ünlü Fergana Vadisi’nin güneyinde yer alan bir kent. Batı Türkistan’daki Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan topraklarının kesiştiği alandan Doğu Türkistan’a uzanan bir koridorda yer alan vadi, çok eski devirlerden itibaren önemli bir medeniyet ve kültür havzası olagelmiştir. Bunun sonucu olarak da tarih boyunca Orta Asya’daki birçok önemli merkez bu vadi üzerinde kurulmuştur.
Ancak, yalnız Oş’un değil tüm Orta Asya’nın kaderini en çok etkileyen gelişme Ortaçağ’da vuku bulmuştur. Türklerle meskûn ve milattan öncesinden başlayarak Türkleşmiş olan bu coğrafya, Ortaçağ’la birlikte yeni bir döneme ayak basmış ve İslâmiyet ile tanışmıştır.
Kırgızistan’ın ikinci büyük şehri olan Oş’un adı, yazılı kaynaklarda ilk olarak 9. yüzyılda görülür. İslâmiyet’in bölgede yayılmaya başlamasıyla birlikte Arap yazarların eserlerinde zikredilen yer adları arasında Oş da vardır. Aynı dönemde çeşitli ticarî yolların kesiştiği önemli bir kavşak olarak da kaynaklara geçmiştir. Hindistan, İran, Çin ve Türkistan’ın çeşitli bölgelerinden yola çıkan kervanlar burada karşılaşıyorlar, ardından doğudan batıya kendi güzergâhlarına koyuluyorlardı. Bu canlılık, iktisadî hayatı olduğu kadar sosyal ve kültürel hayatı da etkiliyordu şüphesiz. Bu sebeple Ortaçağ’da Oş, dünyanın en çok bilinen şehirlerinden biriydi ve “Hayrü’l-Büldan” adıyla anılıyordu. Şehrin iklimi, yüksek refah seviyeli hayatı ile güzelliği; o devirlerde, ülkede ülkeye nesilden nesile anlatılan bir rivayet halini almıştı.
Oş, eski çağlardan beri sahip olduğu canlılığı bugün de sürdürüyor. Halen Kırgızistan’ın en önemli iktisadî merkezlerinden biri durumunda. Aynı zamanda güneyin kültür, sanat ve eğitim merkezi olma özelliğine de sahip.
Deniz seviyesinden yaklaşık bin metre yüksekteki Oş, tam ortasından akan Akbura Irmağı’nın iki yakası üzerinde kurulmuş bir şehir. Irmak, taşıdığı suyla şehrin hayat kaynağı olurken, iki bin yıldır aynı yerde faaliyet gösteren dünyanın en eski pazarı özelliğine sahip “Jayma (Yayma) Pazar” da iktisadî hayatın can damarı durumunda. Kara Irmak’ın (Derya) sol kolunu oluşturan Akbura Irmağı kenarında yaklaşık 1 kilometre boyunca uzanan bu kadim pazar, göz kamaştırıcı canlılığı ile şehrin en ilgi çeken bölümlerinden biri.
Jayma Pazar, Orta Asya’nın en eski pazarı olduğu gibi en büyük pazar yeri olma özelliğine de sahip. İçinde yok yok. Envaiçeşit meyveden sebzeye, hediyeliklerden ev eşyalarına kadar her şeyi bulabilmek mümkün burada.
Öyle ki içine adım atınca rengârenk bir dünya karşılıyor insanı ve tarihin derinliklerine alıp götürüyor. Adım attığınız her bir köşe sanki geçmişin bir hikâyesini anlatıyor size. Hiç eksilmeyen kalabalığı ve her taraftan yükselen insan uğultuları arasında tıpkı bin yıl öncesinin pazarına gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sanki aynı satıcılar hiç değişmeden aynı topraklarda üretilen üzümü, pirinci, cevizi, ipeği satmaya devam ediyorlar. Değişen; modern zamanların teknolojik aletleri yalnızca. Bir de -maalesef- ucuz ve sağlıksız Çin malı istilâsı…
Üç bin yıl öncesine dayanan uzun tarihi boyunca Oş, çok çeşitli siyasî hâkimiyete sahne olmuş. Ama geçmişinde en çok iz bırakan, tüm Orta Asya coğrafyasında olduğu gibi, Karahanlılar dönemidir demek yanlış olmaz.
Türklerin ilk Müslüman devletleri olan Karahanlılar, Orta Asya’da İslâmî dönemin kurucu ataları olmuştur. Bugün adını iftiharla andığımız Divan-ı Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi klasik eserler bu dönemin kültür ürünleridir. Devletin resmi dili Türkçedir ve dönemin eserleri ya Türkçe olarak kaleme alınmıştır ya da Türklerin hayatı üzerinedir. Dönem, dinî edebiyat yönünden de son derece zengindir ve ilk Türkçe Kur’an mealleri bu dönemde yazılmıştır.
Karahanlılar döneminde Oş’un adını tarihe yazdıran birçok insan da yetişmiştir. O devirle ilgili kaynaklarda, Oşlu pek çok tanınmış ilim adamı, edebiyatçı ve fıkıhçıdan söz edilmektedir. Bu âlimlerin kaleme aldıkları eserler, yüzyıllar boyu medreselerde temel eser olarak okutulmuş, nesillerin yetiştirilmesinde yol gösterici olmuştur.
Kültürel ve sosyal hayatın olduğu kadar, iktisadî hayatın da canlı bir görünüme sahip olduğu bu dönemde, Oş’ta üretilen mallar, doğu ülkelerine, Doğu Türkistan güzergâhı üzerinden ihraç edilirken doğudan gelen kervanlar yoluyla da güney ve batıya sevk ediliyordu. Kervan katarlarının bu hareketliliğinde, daha çok nadir rastlanan malların ticareti yapıldığı dikkat çekmektedir. Altın ve gümüşün yanı sıra çeşitli değerli taşlar, halılar, kürkler, cins atlar ve tabii ki baharat… Mübadele edilen mallar arasında başta ise ipek kumaşlar geliyordu. Bunun içindir ki ticaret yollarının adı da “İpek Yolu” olmuştur bilindiği gibi.
Eski dünyanın bu görkemli şehrine ayak basıldığında, gelenleri, ilk olarak şehrin ufkunu kapsayan, iki hörgüçlü deve silüetine sahip Süleyman Dağı karşılıyor. Yalnız Oş’ta değil tüm Türkistan’da kutsal bilinen dağ, daha şehre girmeden tarihin içinde yolculuğa hazır olunması gerektiği hissini uyandırıyor.
Pek çok efsaneye kaynaklık eden Süleyman Dağı’yla ilgili en yaygın rivayet Hz. Süleyman’ın buraya geldiği ve burada bir müddet konakladığı şeklinde olanıdır. İnanışa göre, Oş’ta kaldığı müddet zarfında ibadetlerini bu dağda ifa etmiş ve burada dinlenmiş. Öyle ki halk arasında, mağaralardan damlayan suların Hz. Süleyman’ın dua ettiği zaman döktüğü gözyaşlarını temsil ettiği şeklinde bir inanış da yerleşmiş.
Tüm canlılarla konuşma hikmeti bağışlanmış ve kendisine hükümdarlık bahşedilmiş olan Süleyman aleyhisselam buraya gelmiş midir bilinmez. Ama bilinen, Süleyman Dağı’nın çok eski zamanlardan itibaren bilinen bir yer olduğudur. Dağın yamaç ve tepelerinde Bronz Çağı’na ait tarım alanları, çeşitli dönemlerde yapılmış ibadethaneler ve duvar resimleri bulunmuştur. 101 alanda tespit edilmiş tarih öncesinden kalma resimlerde; insanlar, çeşitli hayvanlar ile geometrik şekiller var. Dağın zirvesi etrafına dağılmış çok sayıdaki ibadet mekânı ise patika yollarla birbirine bağlanmış. Çoğu artık kullanılamaz bir durumda ise de günümüzde halen ibadete açık olanları da var. Tabiidir ki artık küçük birer mescit haline dönüştürülmüşler.
Dağa İslâm öncesi dönemde başlayan hürmet, daha sonra da devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Bugün de, Süleyman Dağı, Kırgızistan’ın en önemli inanç ve kültür turizm merkezlerinden biri durumunda. Başta Müslümanlar olmak üzere, farklı inanç sahipleri tarafından da ziyaret ediliyor.
Aslında, dağ olarak ifade edilen bu yer, yaklaşık 150 metre yüksekliğinde bir tepedir. Deniz seviyesinden ise 1150 metre yüksekliğe sahiptir. Ancak halk muhayyilesinde gücü ve güveni sembolize ettiğinden dağ olarak nitelendirilmiştir.
Dağ üzerindeki mağaraların içine bir müze de inşa edilmiş. Mağaranın tabiiliği korunarak göz alıcı bir mimari ile inşa edilen müzede 13 sergi odası bulunuyor. Bu odalarda, en kadim buluntulardan günümüze uzanan ve çeşitli inançları da içinde barındıran geniş bir tarihî devir sergileniyor. Bu bağlamda, müze koleksiyonunda arkeolojik, etnografik ve sanat eseri olarak yaklaşık 12 bin obje bulunuyor.
Taht-ı Süleyman ve Bara Kuç adlarıyla da bilinen ve Kırgızcada “Suleiman Too” olarak yazılan Süleyman Dağı’nın önemli bir başka tarihî sayfası da ünlü Türk hükümdarı Babür Şah’a ait.
Emir Timur’un torunu Babür, Şeybaniler tarafından ülkesinden çıkarılıp Hindistan’a gitmeden önce, daha küçük yaşlarından itibaren her fırsatta buraya gelip, Süleyman Peygamber’in dua ettiği mağarayı ziyaret ediyormuş. Ve buraya eyvanlı bir köşk inşa etmiş. Daha sonra mescide dönüştürülen köşk, günümüzde “Babür Evi” ya da “Taht-ı Süleyman Mescidi” adıyla kutsal bir yer olarak biliniyor ve dağa ziyarete gelenler burada namaz kılıp dua ediyorlar.
Süleyman Dağı çevresinde görülmesi gereken diğer önemli tarihî mekânlar olarak 16. yüzyıla ait Abdullahan Camii ile Hz. Süleyman’ın veziri olduğu söylenen Asaf bin Burhiya’nın kabri üzerine 12. yüzyılda inşa edilen türbenin adları zikredilebilir.
Süleyman Dağı’nın yamacında eski dönemlere ait çeşitli mezarlıklar da bulunmaktadır. Burada, evliya mezarı olduğuna inanılan kabirlerin yanı sıra Karahanlılar döneminden başlayarak 14. yüzyıl sonlarına kadarki dönemin çeşitli hanedanlıklara mensup asilzadelerin mezarları da yer alıyor.
Oş ve tüm bölge için böylesine önemli bir kültürel merkez olan ve tarih öncesinden itibaren pek çok arkeolojik buluntu ve eseri barındıran Süleyman Dağı, 2009 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası Listesine dâhil oldu. Böylece kutsal Süleyman Dağı, uluslararası düzeyde koruma altına alınmış oldu.
Süleyman Dağı yamaçlarından kuş bakışı seyredilebilen Oş’un muhteşem manzarası arasında bir kadın heykeli dikkatleri çekiyor. Bu heykel, Kırgızların ünlü kadın generali Kurmancan Datka’ya ait. “Datka” yani “general” unvanlı Kurmancan, Kırgız direnişinin liderliğini eline alarak halkın Rus zulmüne uğramasının büyük ölçüde önünü almış bir millî kahraman.
1811 yılında Oş şehri yakınlarındaki Madı köyünde doğan Kurmancan Datka, 21 yaşındayken Altay Kırgızlarının lideri olan Alimbek Datka ile evlenir. Bu evlilikten 5 oğlu 2 kızı dünyaya gelir. Alimbek’in 1862 yılında bir suikasta kurban gitmesinin ardından Güney Kırgızlarının başına geçer. Etrafına topladığı baturlardan oluşturduğu 10 bin kişilik ordusuyla, otoritesini Buhara ve Hokand hanlıklarına da kabul ettirir. Ne var ki Ruslar artık Kazakistan bozkırlarını aşarak tüm Orta Asya’yı istilaya başlamışlardır. Ve 1877 yılında Kurmancan’ın yönetimindeki Alay Vadisi’ne ulaşırlar. Bunun üzerine Ruslardan kaçarak yönetimindeki Kırgızlarla birlikte Doğu Türkistan’a geçmek ister. Ancak o sırada, Kaşgarya Devleti ile Çinliler arasında savaş çıkmış ve Doğu Türkistan da istila edilmeye başlanmıştır.
Bunun üzerine, Kurmancan Datka’nın karşısında iki seçenek kalır: Ya Kırgızların kırılmasını göze alarak güçlü orduları ve sahip oldukları güçlü toplarla acımasızca saldıran Ruslarla savaşa tutuşacak ya da sulh yolunu seçecektir. Sonunda ikinci yol tercih edilir ve Alay bölgesi Kırgızlarının kıyıma uğramasının önü alınır. Antlaşmaya göre Türkistan halkı fazla vergi ödemeyecek; dini, dili ve kültürüne Rus baskısı olamayacak, Rus İmparatorluğu’nun başka ülkelerle savaşa girmesi halinde Türkistan halkı askere alınmayacaktı.
Kurmancan, 1907’deki ölümüne kadar halkının başında kalır.
Oş’ta bugün yaklaşık 260 bin kişi yaşıyor. Çoğunluk Kırgız ve Özbek Türkleri. Ancak aralarında Ahıskalıların yanı sıra Karadenizli Türkler de bulunuyor. Batum, Osmanlı Devleti’nin elindeyken çalışma amacıyla Doğu Karadeniz yöresinden oraya giden Türkler, 1944 yılında tıpkı Kırım, Kafkasya ve Ahıska Türkleri gibi Orta Asya’ya, Kırgızistan’ın kırsallarına sürgün edilirler. Burada geldikleri yerleri unutmadan, horon tepmeden mıhlama hazırlamaya kadar yöresel kültürlerini ayakta tutmayı başarırlar ve Türkiye’yi hiç unutmadan yaşantılarını devam ettirirler.
İşte böylesine renkli bir yerdir, 2019’da Türk Dünyası Kültür Başkenti seçilen Oş şehri. Her ne kadar Fergana’nın diğer şehirlerinden farklı olarak, ünlü arkeolog ve Türk tarihi araştırmacısı Aleksandr N. Bernştam’ın sözleriyle ifade edersek “Yeni binalar altında eski Oş şehri tamamen kaybolmuş” olsa da hâlâ hakkında anlatılacak daha pek çok hikâye, tanıtılacak pek çok yer bulunmaktadır. Öyle ki insanın karşısına çıkan her taş, çeşme ve mağarayla ilgili bir efsanesi bulunuyor üç bin yıllık bu şehrin.
Yeter ki duyulmak, öğrenilmek istensin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir